BİLGİN ERKAN

Yalaka…

Yalakasın…
Yalakalık senin vazgeçilmez parçan…
Gözün, dilin, kulakların, burnun, çenen…
Tepeden tırnağa yalakalıktan ibaret oluvermişsin…
*
“Hız seven Başbakan” diyorsun…
Başbakan yabancı konuklarını da arkaya oturtup saatte kaç kilometre hızla gitti Dolmabahçe’den Çırağan’a?…
Saatte 10 kilometre hızla…
*
Adın, yaşın değişse de ben seni uzaktan tanırım, yalakalığından…
Sen Süleyman Demirel’e de “Beyefendi saçlarınız lüle lüle” demiştin. Oysa Demirel keldi… Turgut Özal’a “Ne kadar da formundasınız” dedin, kilodan öldü…
12 Eylül sonrası Kenan Evren’e de “Paşam, sayenizde demokrasi rayına oturacak” dediğine tanığım.
Geçen gün ne diyordun:
“12 Eylül’ü yapanlardan hesap sorulsun…”
*
Tayyip Erdoğan “Bize AKP diyorlar, baksınlar, bizim adımız AKP değil, AK Parti’dir” dediğinden bu yana AKP yerine “AK Parti” diyorsun konuşurken-yazarken…
Seni yalaka…
*
Diyelim ki; CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Ahmet Kaya’nın mezarını ziyaret edince “Siyasi çıkar için duygu istismarcılığı” yapmış oluyor.
Başbakan Ahmet Kaya’dan diziler okuyunca sana göre:
“İleri demokrasi…”
Tıpkı iktidarın Celal Talabani, PKK, Abdullah Öcalan ile görüşme ve pazarlıklarına “çözüme doğru adımlar” derken… CHP’nin, TBMM’de bir siyasi parti olan BDP ile görüşmesine “Kürtler ile dans” dediğin gibi…
*
Bence bu ülkenin ciddi sorunu sensin…
Senin yüzünden bu topraklarda yaşayanlar çok acı çektiler… Yalakalık yapayım derken, onlardan gerçekleri sakladın, aldattın, yanılttın… Senin yalakalıkların yüzünden yanlışlar gizli, suçlar örtülü, hatalar kapalı kaldı…
Hep güçlünün yanında olduğun için yalaka, güçlü yaptıklarını doğru, ettiklerini haklı gördü her zaman…
Yine işbaşındasın…
Hiç utanma duygun yok…
Utanmazsın, utanmaz…

29 Aralık 2010 Posted by | Bekir Coşkun | Yorum yapın

AYAKLANMA İÇİN TÜRKÜ DE HAZIRLAMIŞ ALÇAKLAR, ADI , ÇARÇELLA, UYANIN

Alın yazısı terk etmiyor bizi hiç, dün de öyleydi, bugün de aynı. Nerden çıktı bu isyan, iç savaş, kalkışma, ayaklanma gibi laflar diyeceksiniz ve soracaksınız, neden, neden şimdi, diye, haklısınız. Sabırla dinlerseniz, anlatayım…

Şemdinli’de bize pusu kurdu bu hainler, hem de ağır bir pusu.  Düştük, evet, pusuya düştük, düşmeyip de ne yapacaktık; askerimize yardıma gidiyorduk, gitmeliydik, yardıma giden tek vardı, çıktık yola, bile bile. Pusuya da düştük, elbet bile bile. Sadece pusu olsa ise, bir de mayın, öyle ya hainlik kolay değil, işi sağlama almak istemişler, pusuya ilave bir de mayın döşemişler. Mayına da bastık, basmayıp da ne yapacaktık, kaç yol var ki karakola giden, tek. Bir askerimizi ağır yaralandı, kalan beş kişi sağlam, kurtulduk, hem mayından hem de pusudan. Sonrası çatışma, çatışma, çatışma, yedi-sekiz saat süren çatışma. Hainleri pişman ettik kahpeliklerine, kaçabilen hainler zor kurtardı canını, ama biz, biz altı kişi, biri ağır yaralı, ayaktaydık, sağ ve de salim. O yaralı askerimiz de sonradan iyileşti, iyi şimdi.

Bu olayı unutmadık biz. Biliyorduk ki bu çatışmadan sağ çıkmak bizler için, mucizeydi sağ salim geri dönmek, ama döndük. Alın yazımız dedik, buna inandık, öldürmeyen Allah öldürmüyordu.  Yer Şemdinli, yıl 1992, 30 Ağustos. Sonra geçti yıllar, emekli olduk, baktık ki askerimize ağır hakaret ediyorlar, korkaklıkla, hainlikle suçluyorlar, dayanamadık, yazdık. Yazar değiliz ama yazdık; Şemdinli’de Sınırı Aşmak. Okudunuz ve bir yazar yaptınız bizden, sağolun. Askerimize saldırılar dinmedi hiç, bizim de yazdıklarımız bitmedi hiç. Beş yıl sonunda gerçeği anlatan yedi kitap oldu, buna da alın yazısı dedik biz ve inandık.

Son yazdığımız Kurt Kapanı, hem akademik hem güncel, hem de ilkokuldan alın en yaşlımıza, eğitici ve öğretici bir ders kitabı nerdeyse. Öyle ya bu saatten sonra aşk romanları yazacak değildik ya. Belki de son demiştik, son kitabımız bu, nasıl olsa her şeyi anlattık, gerçekler kor ateş olmuş, görmemek için kör olmak lazımmış, dünya alem duydu bizi, diyerek son noktayı koyduk. Ama yaşananlar unutulmuyor, şehitler unutulmuyor, o 80 ve 90’lı yıllarda çektiklerimiz, hepimizin çektikleri unutulmuyor, şehidimizin acısını yüreğimizden düşüremedik, geçse de yıllar. Geçse de onca yıl, dinmedi şehit haberleri, dedim yazayım, bir de şehitlerimizi yazayım. Özel olsun dedim bu kitap, yalnız şehitler ve anıları, anılarımız. Ekim 2010 itibariyle başladım yazmaya, öyle yazmak değil, sanki anıları gerçeğe dönüştürürcesine gün boyu yazmaya başladım. Gece yatıyorum şehitler, sabah kalkıyorum , şehitler ve arada geçen zamanda yazıyorum, hep yazıyorum. Düşünüz halimizi…

Çarçella ya da Çarçele bir dağ. Konur ve Bembo vadisine hakim. Oradan çıkan teröristler Beyyurdu gediğini tutuyor, o gediği geçmek için akla karayı seçiyoruz. Çok çatışmaya girdik, çok gezdik, tanıyoruz Eşek Kapısı’nı, Gevaruk’u, Bembo’yu, dedik oradan başlayalım anlatmaya, yeni kitabımızı size hazırlarken. Bu arada ülkemizde olaylar durmuyor ve ön plana çıkan ya Şemdinli ya Yüksekova, ya Hakkari. Bu Çarçella da tam üçünün ortasında. Çarçella’yı yazarken, dedim bir araştırayım, güzel bir resmi internette var mı diye. Bir baktım ki, internet Çarçella dolu; Rotinda Çarçella. Şaşırdım, afalladım, ürperdim, nedir bu deyip daha da araştırdım. Bir baktım ki ne göreyim; bir isyan türküsü bu yer, Çarçella. O, yıllar önce gezdiğimiz, dolaştığımız, çatışmalara girdiğimiz yerler, bir isyan türküsüne konu olmuş, hayret.

Türkü isyan türküsü olunca, hemen isyanları yeniden araştırmaya başladım, ta Osmanlı’dan. Bir baktım, ilk isyan, Şey Ubeydullah ve Şemdinli’den, Bağlar köyünden, Seyyid Taha’nın oğlu. Seyyid Taha, Iraklı şeyh Halidi Bağdadi’nin halifesi. Nakşibendi tarikatını Anadolu’ya yayan kişiler. Biraz daha derine daldım, bir baktım; Kürt Teali Cemiyetini kurup, Kurtuluş savaşımızda Koçgiri isyanını başlatan Seyyid Abdulkadir, Ubeydullah’ın oğlu, o da Şemdinli’den, o da Nakşibendi halifesi. Derinlik büyük, hala dalmaya devam ediyoruz ve yazıyoruz sizler için.

Tam bu sırada PKK’nın partisi BDP başkaldırıdan bahsediyor, Hasip Kaplan diye biri, bize göre sözde vekil. Ardında iki dil, özerklik, bayrak, ardından Barzani, Kürt devleti, Birleşik Kürdistan lafları, ardından Abdulkadir Aksu’nun demeçleri,  Barzani’ye verdiği destek ve nihayetinde MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin sözleri; ayaklanma hazırlığı var…

Beynimizde bir şimşek ve yıldırım dün gece çaktı, ağır çaktı ve uyandırdı bizi. Bu ayaklanma hazırlığı, başkaldırı hazırlığı, bir de buna Çarçella türküsü eklenince, olayın ciddiyetini hem size hem de devletin sorumlu makamlarına duyurabilmek için, şimdi de bu isyan çığırtkanlığını size anlatayım istedim, zaten yazmıştım ay önce, yazı hazırdı, bir bu satırları ekledik öncesine ve hemen size gönderdim; bakın alçaklara ve alçaklıklara( Bu yazı, Ekim ayında tarafımdan yazılmaya başlanmıştır);

“Onca dağ varken ülkemizde neden Çarçella, Cudi değil, Gabar değil, Munzur değil?   Dışarıdan batlığınızda, bir şarkı ya da bir türkü gibi geliyor Çarçella ama değil. Mesele şarkıların, türkülerin, halayların çok ama çok ötesinde. Bu derinliği görebilmek için, yine Cem Ersver’e başvurmamız gerecek ve ona soracağız, neden, diye. Hayatta olsaydı eğer, inanınız bize şunları anlatacaktı;

Apo vampiri Şemdinli Üçgeni’ne özel bir önem veriyordu ve PKK’nın “Her şey bir parça özgür vatan toprağı için” sloganındaki özgür vatanın Şemdinli olacağını söylüyordu. Şemdinli, Çukurca ve Uludere güneyindeki Irak toprakları ile bağlantıyı kuran ve gerilla faaliyetlerinin yoğunlaştığı bir alandı. Şemdinli’nin tercih edilmesinin nedenleri şunlardır; Şemdinli, Çukurca ve Uludere’den daha fazla sınır hattına sahiptir. Van ve Hakkâri’ye açılmaktadır. Sadece Irak değil, İran üzerinden de yönelmek mümkündür. Van ve Hakkâri üzerinden yönelmek, ablukaya almak ve tecrit etmek planlanmıştır. Coğrafyası gerilla savaşına çok müsaittir#. Manevra alanı çok geniştir. Geri cephe imkânları her bölgeden daha fazladır. Düşürüldükten sonra savunma yönünden, Apo’nun ceviz kadar beynine göre kolaylıklar mevcuttur. PKK faaliyetleri açısından; Hakkâri, Çukurca, Uludere, Şırnak, Gürpınar, Özalp, Çatak, Şemdinli’den daha ileri düzeydedir. Buralarda yapılacak yoğun bir çalışma ve gerilla faaliyeti ile Şemdinli tecrit edilmiş olacaktır…”


 İlk cevabı, bu sözleri ile Ersever veriyor; eğer ki bir parça özgür vatan olacaksa, burası Şemdinli olmalıdır. Çarçella nerede? Şemdinli’de. Demek ki, Çarçella bir direniş noktası gibi görülüyor, bu açık. Ama sadece bu değil, dahası var. Dahasını da Ersever’e soracağız, çünkü boşa yaşamadı o, bir ömür verdiği teröre karşı mücadelede, onun tecrübeleri bizlere ışık tutacaktır;

“1991 yılı faaliyetleri Apo’ya bazı yeni girişimler için müthiş cesaret verdi. Kafasında iki konu vardı; birincisi Botan-Behdinan Savaş Hükümeti, ikincisi de Kürdistan Ulusal Meclisi seçimi ve oluşturulmasıydı…
1992 başlarında Türkiye-Irak sınırının Türkiye tarafındaki sınır karakollarına saldırıp ortadan kaldırılması, planın ilk adımıydı#. Böylece 330 kilometrelik sınır boyunca dizilen sınır karakolları kaldırılacak ve Türkiye tarafında bir kurtarılmış bölge yaratılacaktı. Diğer yandan Irak tarafı zaten PKK’nın denetimindeydi ve sahadaki onlarca kampta binlerce militan, sabahtan akşama kadar silahlı eğitim görüyordu. Bu gücün elinde onlarca çeşitli çapta havan topu, uçaksavar, binlerce roketatar ve on binlerce piyade tüfeği mevcuttu. Apo, bu silahlı gücü, sınır karakolları kaldırıldıktan sonra, sınırın her iki tarafına konuşlandırmayı ve bu sahada Botan-Behdinan Savaş Hükümeti kurmayı amaçlıyordu…”

Düşünceleri, düşünceler öldürüyor insanı, duydukça, okudukça yeniden yeniden, alıp götürüyor insanı karanlıklara, daha karanlık düşüncelere…
Burada anlatılan Şemdinli’ye 1992 Temmuz’unda atanmıştık. İmralı’da yatan hainin böylesi planından bizim haberimiz yoktu, başkalarının belki olabilir ama bizim yoktu. Temmuz 92 itibariyle PKK’nın, Ersver’in Botan ve Behdinan olarak tanımladığı bölgede yani  Şemdinli ve sınır boylarındaki durumu şuydu; Şemdinli’nin hemen güneyindeki Hakurk ana kamp. Bu kampın hemen doğusunda Zagros çadır kampı ve İran sınır boyunca Jerma ve Kelereş kampları. Hakurk batısı ve Şemdinli’nin Irak sınırı boylarında sırasıyla Basyan, Avaşin ve Zap kampları. Alınız, bu kamp yerlerini Şemdinli haritası üzerinde işaretleyiniz. Göreceğiniz tablo tüylerinizi diken diken edecektir, çünkü bu tablo içindeki Şemdinli, PKK tarafından üç cephede kuşatılmış duruma düşmüştür.

Bu kamplardaki toplam  terörist sayısı beş bin civarındadır. Şemdinli jandarma taburunun mevcudunun iki binlerde olduğunu düşündüğünüzde, durumun ciddiyeti ve Ersever’in bize ne anlatmaya çalıştığı apaçık ortaya çıkacaktır. Silahlı bu beş kişi, on, on beş kişilik guruplara ayrılarak Şemdinli’nin Irak ve İran hudutlarını sarmıştır. Hedef seçilen bölgede, bu küçük guruplar bir ayara kolayca gelmekte, 250- 300 kişilik bir güç oluşturup istediği karakola saldırabilmekteydi.


Bir karakol mevcudunun da 100 civarında olduğunu düşündüğünde, yazdığımız bir kitabın adını neden “İhaneti Gördüm” diye koyduğumuz da anlaşılmış olacaktır. Ersever’in anlattığı gibi, bizim de size açıklamaya çalıştığımız gibi, bu silahlı eşkıyalar geldi ve saldırdı, bütün karakollara saldırdı. Sonuçta çok şehit verdik ama bunu da pahalıya ödettik o hainlere, bu konuda hepimizin içi rahat olsun, dediklerimiz doğrudur. Pahalıya ödettik ama burada, yıllardır ama yıllardır kendi kendimize sorduğumuz ama bir türlü yetkili makamlardan cevabını alamadığımız soru şudur;

  • PKK’nın bu planı bilinmiyor muydu?
  • PKK’nın Şemdinli’yi kuşatmaya aldığı bilinmiyor muydu?
  • PKK’nın Barzani bölgesinde konuşlanıp Şemdinli’yi çepeçevre saracak şekilde kamplar kurmuş olduğu bilinmiyor muydu?
  • Bu kamplardaki teröristlerin ortaya çıkıp Şemdinli’deki bütün karakollara saldırıda bulunacağı bilinmiyor muydu?
  • PKK’nın o dönemde, güvelik güçlerinin elinde bulunan silahlardan çok daha üstün silah ve cephaneye sahip olduğu bilinmiyor muydu?

Yaşadığım sürece bu soruların cevabını bulmak için çalışacağım. Onca kitap yazdık, onca açıklamalarda bulunduk, bugüne kadar daha bir yetkili ortaya çıkıp da, bizim ileri sürdüğümüz konularda bir açıklama yapmadı, yapamadı. Susmak, bizim yaşadıklarımızın yaşanmamış olduğunu kanıtlamaz, biz yaşadık bunları ve unutmadık ve de unutturmayacağız.

Şimdi düşünüyorum da, tüm gerçeklerden habersiz bir binbaşıyı, iki bine yakın vatan evladıyla Şemdinli’ye göndermek demek; ölüm demekmiş! Demek ki bizi ölüme göndermişler ama neden? Eğer ki yetkililer, “biz bunları bilmiyorduk” diyorlarsa, biz de o zaman “o makamlarda ne işiniz vardı sizin” diyeceğiz. Nasıl geldiniz o makamlara diye soracağız. “Biliyorduk ama müdahale edemedik, bölgede ABD vardı” derlerse, “TBMM’den ABD’li Çekiç Güç’ün gelmesi için tezkere çıkaran siz değil miydiniz” diye soracağız. “Üstelik bu tezkereyi haklın iradesi adına, bizim adımıza çıkardınız, halkımızın iradesi bu mu, evlatlarını bile bile ölüme göndermek mi”, diye soracağız.

Bu kadarını bilmiyorduk, derlerse, bize yeterli ve kesin istihbarat gelmedi, derlerse, biz de o zaman, “bu Milli İstihbarat Teşkilatı ne iş yapıyor”, diye soracağız. Yoksa bunlar “milli “ değil mi diye soracağız, bundan kurtuluşları yok! Yok çünkü 74 vatan evladı, bunların gafleti, dalaleti ve belki de ihaneti yüzünden şehit düştü Şemdinli’de, nasıl unutacağız bunu ve nasıl yaşayacağız bununla… Ama bugün, dünü tartışma zamanı değil, yarına bakma zamanı, çünkü sözümüz konusu olan vatan…

İşte bu Çarçella, neden Çarçella olmuş, şarkılar yazılmış, bir cevabı da bu; Botan-Behdinan Savaşa Hükümeti kurma meselesi. Neden Botan ve Behdinan diye soracak olursanız, bunun cevabı kolay; Botan; Şırnak, Hakkari ve Van arasında kalan bölgedir. Behdinan ise Barzani bölgesinde kalan Şırnak,Şemdinli hattının güneyindeki bölgedir. Bu iki bölge birbirini tamamlar. PKK’nın 92 tertiplenmesine bakacak olursanız, kamplarının yerine bakacak olursanız, Behdinan denilen bölgenin tamamını kapsamaktadır yani Behdinan eldedir. ABD’li Çekiç Güç de oradadır ve PKK’yı himaye altına almıştır. ,

Behdinan bölgesindeki en önemli PKK kampı Hakurk’tur ama Türkiye topraklarında değildir. Türkiye toprağı olup Hakurk’tan PKK güçlerini barındıracak, toplayacak, savunulacak, eyleme çıkılacak en uygun yer Çarçella’dır. Şemdinli’nin en hakim noktasıdır. Etrafında yerleşim birimi yoktur, gizlenmesi kolaydır. Çarçella’dan Çukurca, Yüksekova ve Hakkari’ye açılmak, oradaki terörist faaliyetleri yönetmek ve yönlendirmek çok kolaydır.

İşte Çarçella, bu yüzden Çarçella’dır ama neden şimdi adına türkü yakılmış da, o tarihlerde bu türkü yazılmamıştır. Çünkü PKK’nın o tarihlerde şarkılarla türkülerle uğraşacak zamanı yoktur. ABD’nin Irak’a müdahalesi ve kısmen işgali PKK’ya tarihi bir fırsat vermiştir. Çünkü ABD’nin küresel Kürdistan projesini gerçekleştirmesini düşündüğü güç, PKK’dır. Irak’ta Saddam’ın etkinliği kırılmış, Barzani peşmergeleri ve PKK güç kazanmış, geriye Türkiye’de bir halk ayaklanmasına iş kalmıştır. Eğer ki PKK, ABD’nin desteğiyle bu ayaklanmayı başarabilmiş olsaydı, inanınız 2003 Irak savaşı olmayacaktı. Çünkü ABD, hemen Saddam’ı devirecek, Barzani ve Talabani’yi Irak’ta, PKK’yı da Doğu Anadolu’da iş başına getirecekti, ama bu plan tutmadı Halkımızın sağduyusu bir isyana izin vermedi, PKK ne kadar zorladıysa da halkımız, bir ayaklanmaya kalkışmadı. İşte bu nedenle PKK’nın işi başından aşkın olduğu için Çarçella için bir türkü yazmaya fırsat bulamadı, belki de o tarihlerde gerek de yoktu. Ama ya şimdi?
Ama ya şimdi sorunu da, gelin Cem Ersever’e soralım, bakın ne cevap veriyor;

“PKK’nın halka yönelik, o tarihte yaptığı propaganda şuydu; yakında PKK, Kürdistan Ulusal Meclisi’ni seçecektir. Bu meclis de kurtarılmış bölgede(Botan, Behdinan) kendi içinde bir savaş hükümeti oluşturacaktır. Fakat bu meclis üyeleri, halk adına mücadelesiyle örnek olmuş delegeler tarafından seçilecektir#. Meclis adaylığına, delege seçilenler başvurabilecektir. Delegeleri ise, halk adına ama halka beraber PKK seçecektir. PKK bu konuda adil davranacak ve Kürdistan’a en fazla hizmet edenleri delege yapacaktır. Önümüzdeki günlerde, delege olabilmeniz, dolayısıyla meclis üyeliğine adaylığınızı koyabilmeniz ve meclis üyesi seçildiğiniz takdirde hükümete girip bakan olabilmeniz( kanaatimizce bu bakanlıklar; sığınaklar bakanı, jaji-sirik istifleme bakanı, Şutık bakanı, katliamlar bakanı, sosyalist ahlak yetiştirme bakanı, uyuşturucu bakanı, kaçakçılık bakanı vs. şeklindedir.) için, size tarihi bir fırsat doğmuştur, şeklinde propaganda yapıyorlardı…”


Ersever şöyle devam ediyor; “Apo, bu planla ilgili ajitasyon yaparken, ‘Emperyalistlerin çizdiği sınırı savaşla parçalayacağız ve yine emperyalistlerin birbirinden ayırdığı Kürt halkını savaş alanında birleştireceğiz’ diyordu”. Alın şimdi, Apo’nun bu sözlerini 2010’a taşıyın ve Barzani’ye kulak verin, tüm gazetelerde çıkan haber şöyle;

“Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ve yeni kabineyi kurmakla görevli olan Başbakan Nuri El Maliki’nin de katıldığı kongre nedeniyle Erbil’de olağanüstü güvenlik önlemleri alındı. 1500 delege ile aralarında diplomat, siyasetçi ve basın mensuplarının da bulunduğu yaklaşık 2 bin 500 kişi Erbil’e giderken, kentin çeşitli yerlerinde oluşturulan kontrol noktalarında ayrıntılı aramalar yapıldı. Kongrede peşmerge reisi Mesud Barzani bir konuşma yaptı. Barzani, “Sorunlu bölgeler özellikle de Kerkük tüm halkların yaşam kenti olacak. Kerkük Kürdistanındır, bunu tartışmaya dahi açmıyoruz. Sorunlu bölgelerin bizim tarafa geçmesi, orada yaşayanlar için olumlu olur” diye konuştu. Birleşik Kürdistan oluşturmak istediklerini söyleyen Barzani bu konuda şunları kaydetti: “Kürtler tek parça ve bölünemezler. Kürtler parça parça olamazlar artık. Kürtler tek vücuttur ve dil ekseninde bölünemezler. Çok farklı lehçeler olsa bile, Kürtçe tek dildir.“
Burada bir konuşma yapan AKP Genel Başkan Yardımcısı Aksu da,  “Irak Kürt bölgesi ile önceliklerimiz örtüşmektedir. Ekonomilerimiz birbirini tamamlamaktadır. Erbil Başkonsolosluğumuz, bu yılın mart ayında açılmıştır. Başkan Barzani’nin liderliğindeki Irak Kürt bölgesel yönetiminin ülkemizle olan ilişkilerini derinleştirme, çeşitlendirme ve geliştirmeye katkısını önemsiyoruz. Diğer taraftan bölgemizde artık radikal ideolojiler ve terör yöntemlerinin miadı dolmuştur. Türkiye Iraklı Kürt kardeşleriyle dayanışma içinde olmaya devam edecektir” dedi…”

Biz tekrar dönelim geriye ve şu Apo’nun planına bir bakalım, sonrasında ne olmuş.. 92’de yapılmış olan bu plan yürümedi. Savaş hükümeti kurulamadı ayni Apo, bir halk ayaklanmasını başaramadı. ABD ve işbirlikçileri baktı ki bu Apo’da iş yok, onca desteğe rağmen bir ayaklanma bile yapamıyor, aldılar onu bize teslim edip bir “İmralı fenomeni” yarattılar, işi sağlama almak için. Ardından Erdoğan siyaseti geldi, başladı ”Kürt sorunu bizim sorunumuzdur, biz çözeceğiz” demeye.

Derken demokrasi ve insan hakları söylemleri araya girdi ve Apo’ya zamanında öğretilenler, bir bir yapılmaya başlandı.  Artık Apo gitmiş yerine İmralı gelmişti ve yattığı yerden örgütü idare ediyordu, daha doğrusu etmesine olanak veriliyordu. Habur olayı ile teröristler halk kahramanı gibi karşılatıldı ve teröristler, halkın temsilcisi durumuna getirildi. KCK adıyla, Apo’nun 92’de yapamadığını, İmralı 2010’da yaptı, planlanan halk meclislerini kurdu. Seçimlerini de açıktan açıktan yaptı. Geriye hükümet olmak kaldı. İşte Çarçella’nın da önemi burada yatmaktadır. Eğer ki Erdoğan siyaseti, 2011’de de iktidara gelirse, anayasa değiştirilecek ve “ülkenin birliği, bütünlüğü” gibi sözler rafa kaldırılacak. Anayasa’dan derhal “Türk” kimliği, adı, sanı, Türk ile ilgili ne varsa çıkarılıp toplum kimliksizleştirilecek ve Türk tarihi hafızalardan silinecek.

Doğu’da İmralı yönetime getirilecek ama ne fayda, Anadolu’nun insan ve kaynak yönetimi yabancıların yani Bizanslıların eline geçecek. Halk adım adım Hıristiyanlaştırılacak ve diyecekleri bize “bakın, Türkiye AB’ye giriyor ya da girdi”. Bu ihanet senaryosunun kansız şekli, Erdoğan deyimiyle “hazmetire hazmettire” uygulanacak şekli. Diyelim ki Türk milleti, nasıl bir ihanete çekildiği gördü, uyandı ve karşı koydu, iktidarı değiştirdi. Bu durumda Çarçella devreye girecek, İmralı, 92’de yapamadığı halk isyanını, bu kez “ demokrasi, insan hakları, kültürel kimlik” gibi söylemlerle gündem taşıyıp halk isyanına yönelecektir. 92’deki bir parça özgür vatan sloganı, yine Şemdinli iin atılmaya başlanacak ve olası bir isyan Yüksekova, Şemdinli ve Hakkari bölgesinden başlatılmaya çalışılacaktır.

Böylesi bir halk hareketinde direniş noktası ise Çarçella olacaktır. O yüzden türküler yakılıyor, ağırlar dökülüyor, Rotinda Çarçella adı dillerden dile dolaşıyor, yüzlerce internet siteleri kuruluyor. Tüm bunların anlamı, bilmeyenler için söyleyelim; devlete karşı bir isyan hazırlığıdır. Direniş noktası ise Çarçella’dır. Orada tutunamayacakları açıktır, Türk ordusu karşısında bir avuç dağlı Çarçella da olsa saklandığı, tek tek bulunur ve yok edilir ama iş işten geçmiş olur. Çarçella’da başlatılacak direniş dalga dalga Anadolu’ya yayılacaktır. Halkımız istese de istemese de, akıntıya sürüklenip gidecektir.

Çarçella’ya çıkanların hepsi ölecek, ölsün, kaydı mı var sanki ama aynı zamanda halk hareketi de başlatılmış olacaktır. Boşuna Habur’dan getirdiler teröristleri, boşuna mı gezdirmediler terörist elbisesiyle halk arasında, boşuna mı davul zurnayla karşılamadılar, hepsi planlı ve programlı. İşler umdukları gibi gitmezse eğer, bir başka bahara deyip çekilecekleri yer de şimdiden bellidir; Hakurk, Barzani bölgesindeki Hakurk, Şemdinli güneyindeki, Zagros dağlarının eteğindeki Hakurk. Belki büyük laflar söylediklerimiz, belki boyumuzdan da büyük, yazdıklarımız doğru da olmayabilir, elbet büyüklerimiz bizden iyi bilir ve düşünür ama bu anlattıklarımız göz ardı edilmemelidir çünkü devlet yönetimi ciddi iştir, boşlamaya gelmez…

Bize göre ihanet senaryosu budur. Tek başımıza bir şey olmadığımızı biz biliyoruz ama bu Çarçella peşinden koşanlara da bir çift sözümüz var; Burası Anadolu, biz Türklerin, ben Türk’ün diyenlerin, Ne mutu ki Türk’ün diyenlerin son Anadolu’sudur. Bundan başka bizim için Anadolu yoktur. Birinci Dünya Harbi’nde zaten iki Anadolu kaybettik, şimdi ise elimizde kalan son Anadolu’dur bu. Böylesi bir Anadolu’da, bu Anadolu’nun böylesi sahipleri karşısında ortaya çıkıp “Çarçella” diye türkü çağırmak, ateşle oynamaktır.

Ama Anadolu’da bu ateş, Çarçella diye dans edenlerin dağlarda yaktığı çoban ateşine benzemez. Bu ateş, eline alıp oynayanı yakar, kül eder, yok eder. Tarihten örnek istiyorsanız, bakın Tepedelenli Ali’ye, bakın Kürt Sait Bey’e, ne oldu, tepelendi gittiler. Yok, o kadar geriye gitmeyin, daha yakın örnek verin, diyorsanız, bakın Çanakkale’ye, bakın Dumlupınar’a, bakın Sakarya’ya, bakın büyük taarruza. Burası Anadolu, son yurdumuz, hepimiz aklımızı başımıza alalım ve ateşle oynamayalım, sonrasındaki pişmanlık hiçbirimizin işine yaramayacaktır… “

Şimdi diyeceksiniz laf zamanı geçti. Doğrudur. Meydanlar örgütlü toplum için vardır, sendikalar, sivil toplum örgütleri, dernekler, üniversiteler, odalar, borsalar, barolar… Anladığımız o ki, bizim ülkemizde meydan çok ama bu saydıklarımdan meydanda olan yok, meydana çıkan yok. Olsun, horoz biziz. Duvarda asılı horoz resminin altına “bu horozdur” DİYE YAZMANIN DA BİR ANLAMI YOK…Baktık ki sorumlu makamlar meydan da yok, biz her zaman hazırız, iş bize düştüğünde, ilk önce biz varız…


Erdal Sarızeybek

28 Aralık 2010 Posted by | genel | Yorum yapın

AFERİN VALLA TAYYİP SANA!

SEVGİLİ okuyucularım, bu yazıyı yazarken çok mutluyum! İnanın hiç böylesine mutlu olmamıştım. Bu nedenle, Tayyip’i kutlamayı da bir görev biliyorum.
Tayyip pazar günü Meclis’te son bütçe konuşmasını okudu. Çok önemli bir konuda suskunluğunu bozdu ve “Ortak dilimiz Türkçe” dedi. Sonra ekledi: “Ben
Kürtçülüğe karşıyım ama Türkçülüğe de karşıyım.” Ben de dedim ki “Bak aslanım Tayyip, bu ülkede Türkçülük yapan yok da, Kürtçülük yapan çok. Sen bunun bile farkında değil misin!”

Peki ben niçin mutlu olmuştum?
Tayyip konuşmasında “Biz tek milletiz” demeye başlamıştı. Biliyorsunuz, onun ağzından “Türk milleti… Ben Türküm” gibi sözleri duymaya alışık değiliz. Tam kürsüden “Biz tek milletiz” derken, MHP milletvekilleri bağırmaya başladılar:

“Hangi millet, hangi millet? Adını söyle!”
Tayyip bunun üzerine baklayı ağzından çıkarmak zorunda kaldı: “Türk milleti.”

İnanın, bunu duyunca yerimden zıplamış ve “Helal sana bu yollar Tayyip” diye bağırmış ve yanımdaki herkesi öpmeye başlamışım! Ben hatırlamıyorum, yanımdakiler söyledi.
“Türk milleti” diye bir kavram olduğunu onun ağzından duydum ya, dünyanın en mutlu insanıyım artık!
Siz de lütfen öyle olun, bu kadarla yetinin… Çünkü o sözü onun ağzından bir daha duyma olanağınız pek yok!

İPTAL REZALETİ
MUSTAFA Kemal Paşa 1919 yılı Aralık ayında Ankara’ya ilk kez geldiğinde seymenler tarafından törenlerle karşılanmış, sonra bildiğimiz gelişmeler yaşanmıştı.
Meclis Ankara’da açılmış, Ankara başkent olmuştu. Paşa’nın o günlerin köy benzeri kıraç kasabası olan Ankara’ya gelişi, Cumhuriyet tarihi açısından çok önemli bir olaydır.
Bu gün, Ankara’da düne kadar hep kutlanırdı. Seymenler yürüyüş yapar, zeybek oynar, sonra Harp Okulu öğrencileri silahlanyla birlikte muhteşem bir koşu düzenlerdi. Uygun adım koşu Ankara’nın önemli caddelerinde yapılır, “Her şey vatan için, ne mutlu Türküm diyene” gibi sloganlarla binlerce insanın arasından alkışlarla geçilirdi.
Ankara Valiliği bu yıl seymen gösterisiyle birlikte Harp Okulu koşusunun yapılmasına da izin vermedi ve ikisi de yapılamadı. Gerekçe ilginçti:
“Ankara halkının günlük yaşamında herhangi bir mağduriyet yaratılmaması ve genel hayatı olumsuz etkilememesi!”
Bu gerekçe komiktir, komik. İşin aslı, bunların Atatürk ve asker korkusudur.

Asker sindirilmeli, sesi kısılmalı, sadece 30 Ağustos ve 29 Ekim günleri geçit törenine katılmalıdır. Mümkünse o bayramlarda bile asker olmamalıdır!
Genelkurmay koşunun iptali konusunda dün bir bildiri yayınladı ve “Güzergah olmadığı gerekçesiyle” koşuya Valilik tarafından izin verilmediğini doğruladı. Koskoca Ankara’da güzergah kalmamış haa!
Sayın komutanlar, siz bu kadar ürkek olursanız, tırsarsanız, karşı taraf sizi ezmek için elinden geleni yapar ve yapmaktadır kardeşim. Hiç ağlaşmayın.
Eğer siz o töreni yapmak istiyorsanız, çıkarırsınız Harp Okulu öğrencilerini ve koşuyu başlatmak üzere olduğunuzu ilgili makamlara bildirirsiniz. Sıkıyorsa güzergah yaratmasınlar!

Bu işler böyle cici çocuk olmakla. Genelkurmay sitesinde bildiri yayınlamakla olmaz.
• • •
CHP Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek bu konuda dün İçişleri Bakanı’nın yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verdi:
“Seymen Alayı yürüyüşü bugüne kadar Ankara halkının günlük yaşamında ne gibi mağduriyet yaratmıştır? Genel hayatı nasıl olumsuz etkilemiştir? Bu konuda bugüne kadar Ankara halkından bir şikayet gelmiş midir? Ankara Valiliği’ne bu konuda Bakanlığınızca bir talimat verilmiş midir?”
DSP Genel Başkan Yardımcısı, eski Milletvekili Uluç Gürkan da İçişleri Bakanı’na sorular sordu:
“Atatürk’ün Ankara’ya gelişi Türkiye’nin kurtuluşunun ve laik Cumhuriyet düzeninin kuruluş mücadelesinin en önemli olaylarında biridir. Ankara Valiliği, Atatürk’ün Ankara’ya geliş gününün kutlanmasını önlemiştir. Bunu onaylıyor musunuz? Onaylamıyorsanız, bu ‘Gayri milli’ engelleme eylemini soruşturmayı düşünüyor musunuz?”

CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman yazılı açıklama yaptı:
“Her yıl geleneksel olarak yapılan Atatürk Garnizon Koşusunun bu yıl gerekli izinler verilmemesi nedeniyle tarihte ilk kez yapılamaması, kabul edilemez bir durumdur. Bu izni vermeyenler, başta Ankara Valisi ve hatta İçişleri Bakanı, derhal görevden alınmalıdır.”
Yukanda bunlann “Asker korkusuna” değinmiştim.
ikincisi de Atatürk’ü unutturmak, belleklerden kazımaktır.
Bunlar dün başkent Ankara’da tanık olduğumuz acı, çirkin, yüz kızartan olaylardır. Ankara Valisi ve İçişleri Bakanı konuşmalı, bu rezaletin hesabını birlikte vermelidir.

• • *
Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde dün bu acı gelişmeler olur ve törenler Valilik tarafından iptal edilirken, bir gün önceki pazar günü Cebeci’de Ankara Üniversitesi önünde bir gösteri vardı.
Tamamı sıkmabaş türbanlılardan oluşan birileri yollarda slogan atıyor, ‘Üniversitede özgürlük istiyoruz’ diye bağırıyordu.
Ellerinde ‘Başörtüsüne özgürlük’ pankartları vardı.
Ama çok sayıda başka pankartlar da taşıyorlardı:
“Kürtçe okula, ordu kışlaya.”
“Başörtüsü okula, ordu kışlaya.”
“Türkler Türkçe, Kürtler Kürtçe konuşur.”
Türbanlı, sıkmabaşlı kesim, ellerinde Kürtçe ve Türkçe pankartlarla, sloganlarla yürüyüşe geçtiler. Yanlannda polisler yürüyordu.

Ankara’da, Cumhuriyet’in başkentinde pazar günü bunlar için güzergah vardı. Valilik bu gösteriye izin vermiş, Kürtçü sıkmabaşlara güzergah tahsis etmişti.
Bir gün sonra, pazartesi günü ise Atatürk’ün Ankara’ya geldiği gün yapılan seymen yürüyüşü ile Harp Okulu koşusuna aynı valilik tarafından izin verilmedi.
Gerekçe: Halk mağdur olabilir, güzergah verilemez!
Ne güzel gerekçe!
EMİN ÇÖLAŞAN

28 Aralık 2010 Posted by | Emin Çöleşan | Yorum yapın

Atatürk Gelmemiş Gibi Yapmak…

“Atatürk’ün Ankara’ya gelişi…”
Bu küçük cümlenin Atatürk karşıtı yobazların ruhlarında ne denli travma yarattığını bilemezsiniz…
Çünkü her şey o “geliş” ile başlıyor…
Tarikatların, medreselerin, şıhların, mollaların, dergâhların hâkimiyeti… Din adı altında bir ulusun iliklerine kadar emilerek sömürülmesi… Yobazların ilkel kara düzeni…
Tümü o “geliş” ile gidiyor…
Onun için “gelişi” hiçbir zaman hoş karşılamadılar…
Kızdılar “geliş”e…
*
Ellerinden gelse her sene o gün, tam tersi için törenler-kutlamalar-şenlikler yapacaklar:
“Atatürk’ün Ankara’dan gidişi…”
*
Bu yüzden “Trafik tıkanıyor” bahanesiyle (ki İzmir’in bütçesi kadar alt-üst geçitlere para harcanan Ankara trafiğinin halini bir görseniz) dünkü “geliş” kutlamalarındaki koşuya güzergâh vermediler.
Ve geleneksel koşu iptal edildi.
Oysa ben o güzergâhın her gün iki kez yolcusuyum. AKP Genel Merkezi de o güzergâhtadır… Zırt pırt trafik durdurulur, yollar kesilir, ara çıkışlar engellenir, ambulanslar, hastalar, okul çocukları bekletilir…
Camdan başını uzatanlar sorar:
“Niye tıkandık?..”
“Geliş…”
“Kim?..”
“Tayyip Erdoğan, partiye geliyor…”
*
Atatürk’ün “geliş”ini sevmiyorlar…
Çünkü “gelişin” ruhu dahi gözükse, biliyorlar ki bu kendileri için “gidiş” anlamına gelir…
“Geliş” onlar açısından kötü haber…
Zaten 8 yıldan beri sinsi sinsi yaptıkları şey Atatürk’ün “gidişi”ni sağlamak değilse ne?..
Tam bunu başardıklarını sandıkları anda, demek ki o rüyalarına giren haberi alıyorlardır:
“Atatürk’ün temsili gelişi…”
O zaman kızıyorlardır “geliş”e…
Tüyleri diken diken oluyordur…
“Atatürk gelmemiş gibi” olsun istiyorlardır…
*
İşte; şimdi de “Atatürk’ün temsili gelişine” güzergâh vermediler…
Olsun…
“Geliş”ten bu kadar korkmaları dahi “gidiş”in teminatıdır…

28 Aralık 2010 Posted by | Bekir Coşkun | Yorum yapın

Devlet Adamı İsmet İnönü…

 DEVLET ADAMI İSMET İNÖNÜ

“Bir memlekette namuslular en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekete kurtuluş yoktur.” (5.7.1931)

İnönü’nün aramızdan ayrılışının 37. yıldönümü… İnönü, Anadolu bağımsızlık savaşının ilk Genelkurmay Başkanı, Batı Cephesi Komutanı, Mudanya Ateşkes Antlaşması’nı imzalayan, Lozan Barış Antlaşması’nı gerçekleştiren baş delege.

Atatürk’ün önderliğinde çağdaşlaşma ve aydınlanma devrimlerinin gerçekleşmesini sağlayan, siyasal iktidarın 15 yıl kesintisiz başbakanı. Kuşkusuz Atatürk’ün en yakın silah, siyaset ve devrim arkadaşı…

Atatürk’e dil uzatamayanlar, İnönü’yü hedef alırlar. Bütün hataları İnönü’ye yüklerler.

Hatta Atatürk’le dargın ayrıldığını, Atatürk’ün onu dışladığını bile söylerler…

Ama tarihin gerçekleri böyle değildir… İşte gerçeklerden kırıntılar…

Çanakkale Savaşları’nda başarılı bir komutan olarak sivrilen Mustafa Kemal Diyarbakır’daki Kafkas Ordusu’na gönderildi.

1916 yılı aralık ayı ortalarında 2. Ordu Komutanı Ahmet İzzet Paşa izinli olarak İstanbul’a gidince, Diyarbakır’ın Palu ilçesi civarında bulunan ordu komutanlığı görevi, vekâleten 16. Kolordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’ya verildi.

Atatürk’ün İnönü ile işbaşında yakın tanışması, ilk ilişkileri, bir çalışma ve emir komut düzeni içinde birbirlerini tanımaları bu döneme rastlar. Çünkü 2. Ordu’nun Kurmay Başkanı Albay İsmet Bey’dir.

2. Ordu Komutan Vekili, henüz general olmuş Mustafa Kemal, karakış gelmeden ileri hatlarda hafif birlikler bırakarak ordunun geri çekilmesine ve yeni bir cephe kurulmasının gerekli olduğuna karar verdi.

Atatürk’le İnönü’nün ilk görev karşılaşması işte bu çok sıkıntılı ortamda olmuştur.

Bu görev karşılaşması sonrası onu nasıl değerlendirdiğini Atatürk, Falih Rıfkı Atay’a anlatmıştır. İşte Atatürk bakın ne diyor:

“Kendisine hemen ordunun bir geri çekilme emri hazırlamasını söyledim. Gitti, gelmez. Yaverim Cevat’ı bak ne yapıyor diye yolladım. Döndü, masasının başında düşündüğünü söyledi. Şehirler ve topraklar bırakacaktık. Orduyu kurtarmak için başka çare yoktu. Ama öyle bir karar vermek de güçtü. Git söyle, yazamıyorsa ben dikte edeyim, dedim. Bir müddet sonra emrini yazmış, getirdi. Askerlik edebiyatına örnek diye alınabilecek kadar iyi düşünülmüş ve yazılmıştı.” (1)

Askerlik edebiyatına örnek

Dikkat edilirse Atatürk, İnönü’nün yazdığı çekilme emri için “Askerlik edebiyatına örnek diye anılabilecek kadar iyi düşünülmüş ve yazılmıştı” diyor. İşte, görev sırasında bu ilk tanışmadan sonra Atatürk, İnönü’yü hiç bırakmadı. İnönü de sonuna kadar Atatürk’e sadık kaldı, parlak bir zekâ ve hesap adamı bir kurmay ve ikinci adam olarak görev yaptı.

Üst komutan olarak Mustafa Kemal’in, kendi komutası altında çalışan İsmet Bey’e, verdiği (20 Mayıs 1917) tarihli sicilden alınan aşağıdaki cümleler anlamlıdır:

“Ciddi, faal, düşüncesi gayet açık ve yüksek fikirli… İyi bir görüş yeteneğine ve olayları süratle algılamaya sahip… Askerliğe ilişkin değerlendirmesi güzel ve kapsamlı. Doğru ve duraksamadan karar verebilmekte. Cesur ve kişisel kararı ile hareket etme yeteneğine sahip. Orduda ve memlekette üstleneceği önemli vatan görevlerinde ve hizmetlerinde kendisinden büyük hizmetler beklenir.” (2)

Bu sicil, Mustafa Kemal’in, İsmet Bey’i beğenip takdir ettiğinin ve ona ileride önemli görevler vermekten çekinmeyeceğinin ilk işaretidir.

Bu dönemde, Mustafa Kemal, Osmanlı ordularının Alman generallerin emrinde iyi yönetilmediğini bir raporla sadrazama bildirmeye karar verdi. Raporu hazırlamakla Albay İsmet Bey’i görevlendirdi.

Devrim tarihimizde ünlü olan bu kapsamlı raporun hazırlanmasında gösterdiği başarı ve yetenek nedeniyle de İnönü, komutan Mustafa Kemal’in yeniden takdirini kazandı.

Osmanlı devletinin Suriye-Filistin cephesindeki son savaşlarında (Ağustos-Eylül-Ekim 1918) 7. Ordu Komutanı olan Mustafa Kemal’in kendisine bağlı iki kolordusunun komutanları, General Ali Fuat Cebesoy ve Albay İsmet İnönü’dür.

Bu zorlu ve çetin savaşta Mustafa Kemal çok güç koşullar altında İngiliz saldırısına karşı ordusunu en az kayıpla korumasını bilmişti. Kuşkusuz Mustafa Kemal, Kolordu Komutanı Albay İsmet Bey’i, çelik iradelerin oluştuğu bu savaşlarda çok daha iyi tanımıştı.

Mustafa Kemal Samsun’a çıkmadan önce, İstanbul’da kaldığı 6 ay içinde eski cephe arkadaşı ve kendisinin kolordu komutanı İnönü ile sürekli iletişim içinde bulundu.

Anadolu’ya geçmeden önce son gün (15 Mayıs 1919), bizzat İnönü’nün evine gitti. Planlarını anlattı. İnönü’ye karşı olanlar burada da bir yalan uydururlar. Sözde Atatürk kendisine Anadolu’ya birlikte gitmeyi önermiş, İnönü “Çocuğum yeni doğdu, gidemem” demiş… Tamamen yalan.

Öncelikle İnönü o sırada Milli Savunma Bakanlığı’nda görevliydi. Atatürk bilgi almak için onun görevini sürdürmesini istiyordu. Atatürk, evden ayrılırken İnönü’ye, zamanı geldiğinde kendisini Anadolu’ya çağıracağını söylemişti.

İnönü karşıcıları, onun Anadolu’ya geç geçtiğini de söylerler. Bu da yanlıştır.

Gönüllü geçiş

Mustafa Kemal Sivas Kongresi’nden sonra Ankara’ya geldi. 12 Ocak 1920’de İstanbul’da Meclis’in yeniden toplanması gerçekleşecekti. Seçilen milletvekilleri İstanbul’a gidiyordu. Tam bu sırada herkes İstanbul’a giderken, Albay İsmet Bey ansızın ve gizli olarak İstanbul’dan Ankara’ya geldi. Tarih 8 Ocak 1920’dir.

Mustafa Kemal, İnönü’yü karşısında görünce şaşırdı, ama çok memnun oldu. İnönü’nün bu herkesten önce Ankara’ya gelişi pek bilinmez ama belgelerle kanıtlanmıştır. (3)

İnönü bir ay Ankara’da kaldı.

Daha sonra Mareşal Fevzi Çakmak Harbiye Nâzırı olunca, bizzat Çakmak tarafından İstanbul’a çağrıldı. Atatürk de bu aşamada İnönü’nün İstanbul’da olmasını daha uygun buluyordu.

16 Mart 1920’de İngilizlerin Meclis’i işgal etmelerinden sonra, İnönü tereddüt etmeden gizlice Anadolu’ya geçti ve Atatürk’ün yanına koştu. (9 Nisan 1920)

Ondan sonraki aşamaları biliyoruz… Yinelemeye gerek yok…

Atatürk Dolmabahçe’de hasta yatarken daima İnönü’yü soruyordu. Bizzat düzenlediği vasiyetinde İnönü’nün oğulları Ömer ve Erdal’ın eğitimleri için para tahsis etti. Dargın olsalar, onun çocuklarının eğitimi için para vasiyet eder mi?

Demokrasi

İnönü, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyanın gelişme çizgisinin demokratik düzende olduğunu görerek adım adım demokrasiyi gerçekleştirme yoluna girmiştir.

1950 seçimleri öncesi Meclis’te kabul edilen ve gizli oy-açık sayım ilkesini getiren, hukuka dayalı seçim yasası ve bu yasaya dayanarak 14 Mayıs 1950’de yapılan dürüst ve özgür seçimler, Türk demokrasisinin temel taşlarıdır.

İnönü, 1950 seçimlerinden sonra iktidarı kendi eli ve isteğiyle, seçimleri kazanan DP’ye barış içinde devretti.

“Türkiye engelsiz ve sıkıntısız şekilde, tek parti sisteminden çoğulcu demokratik sisteme geçiyordu.” İnönü de ülkeye demokrasi getiren bir lider olarak tarihte yerini alıyordu.

İlhan Selçuk, onun için 26 Aralık 2003’te şöyle yazmış:

“İsmet Paşa’yı anlamak, uygarlığın aydınlanma sürecinde Türkiye’nin ‘kurtuluş’ ve ‘kuruluş’ tarihini değerlendirmekle olanak kazanır.

Yoksa yüzeysel siyasal çatışmaların içinde boğulup kalmak işten değildir. İnönü, ölümünün 30. yıldönümünde ‘mazi’ sayılmaz, günceldir…”

İnönü’nün yukarıya aldığımız sözleri, özellikle günümüz koşullarında güncelliğini koruyor. Bir kez daha yineleyelim:

“Bir memlekette namuslular en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekete kurtuluş yoktur.”

1. F. Rıfkı Atay, Çankaya, S. 93

2. Ş. Turan, İnönü-Yaşamı-Dönemi- Kişiliği; 2000, S. 13-14

3. A. Coşkun, Samsun Öncesi 6 Ay, Cumhuriyet Yayını, S. 311

Alev COŞKUN (cumhuriyet)

27 Aralık 2010 Posted by | chp, genel | Yorum yapın

İki dil mi? İkincisi Laz’ca, Çerkez’ce, Gürcü’ce yoksa Boşnak’ça mı olacak?-

Ülkenin yüksek istiklalini korumasını bilen TÜRK Milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır M.K.ATATÜRK

Bunca yılın insanıyız… Talihsiz ülkemizde, son yarım asırda yaşanmış askeri darbelere ve muhtıralara yakından tanık olduk ve siyaset sahnesinde, politikanın zikzaklı yollarında ne cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri gördük… Siyasetin topluma yansıyan pek çok cambazlığına; “isyankâr bezginlikler” içinde, çoğu zaman lanet okuyarak ve tiksinerek tanık olduk… Fakat bugünkü kadar sonu belirsiz ve çok tehlikeli maceraya doğru akıp giden yılları ve “elimizden kayıp gitmekte olan bir ülke fotoğrafı” görmedik Şimdi siz bu olup bitenler için, “bunlarda geçer önemli değil…”diyebiliyor musunuz? Özellikle son beş on yıldır; rayından çıkmış, rejimi tehlikeye girmiş, milli ve manevi değerleri ters yüz olmuş, ordusu, yargısı tarumar olmuş, bölücü odakları gittikçe küstahlaşmış, cemaatleri ve tarikatları çeteleşmiş bir ülkenin geleceği için; mevcut koşullar sürdükçe siz hâlâ “önemli değil bunlar da geçer…” noktasında durmaya devam ediyor musunuz? Evet öyle diyorsanız; bizim artık söyleyecek sözümüz olamaz!.. Ancak… Böyle düşünebilenler ülke nüfusu içinde ne kadardır kestiremiyoruz… Fakat çok büyük çoğunluğun, artan bir “kaygı” (üzüntülü, endişe duyulan düşünce, tasa) ve “tedirginlik” (rahatı, huzuru kaçmış bizar) içerisinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz… *** İşin acı tarafı, “kaygı duyan tedirginler ordusu” içerisinde yer alanların büyük bölümü; sadece “kaygılı ve tedirgin” olarak varlıklarını sürdürürken; parmağını taşın altına sokma özverisi ve vatanseverliğini gösterenlerin sayısının maalesef yok denecek kadar az olduğunu iddia etmek gerçek dışı olmaz… Gelişmeler ve kötü gidişat karşısında hınç ve isyanlara kapılarak kafayı yememek olanaklı değil… Koskoca Türk Silahlı Kuvvetleri, 15 bin kişilik hain ordusu PKK’yı hallaç pamuğu gibi atacak kudretten yoksun mu ki, “açılım” saçmalığı içerisinde taviz üstüne taviz verilerek “pes” ediliyor… Adamlar, resmen Türkiye Cumhuriyeti’ne baş kaldırmış durumdalar… “İki dilli” olacağız. Tabelaları değiştireceğiz, evlilik cüzdanlarını, su faturalarını vs, Kürtçe düzenleyeceğiz. Anayasa değişikliğini beklemeden kafamıza esen her şeyi yapacağız söylem ve tavrı içerisinde, devlete kafa tutuyorlar! Bunlara bu cesareti kim veriyor? Bu ne küstahlık! Kürtçü takımı (hain PKK temsilcileri) böylesine bangır bangır konuşup, bu tarafa doğru “H…tir” çekerken, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’nın neden hiç sesi çıkmıyor… İmralı Canisine “Sayın” la başlayan övgüler düzülerek, avukatları ellerini kollarını sallayarak gidip kendisinden talimatlar alırken; gelişmelere karşısında zavallılaşan bir iktidarın güçsüzleştirdiği devletimizin aciz kalmasını hangi “TÜRK” vatandaşı içine sindirebilir?.. Atatürk Türkiye’sini silip atmanın hayallerinde olanların, ülkeyi ABD’nin ve AB’nin kuklası durumuna getirerek, cemaatlerin ve tarikatların yönetimine teslim etme çabalarına, damarlarında “asil kan taşıyan” hangi Türk genci kayıtsız ve tepkisiz kalabilir? *** Sevgili halkım… Camlardan, pencerelerden bakarak,evinizin önünde ki giderek büyüyen kavgayı, “seyirci merakı” içerisinde, ağzınızda çekirdek çıtlayarak maç seyreder gibi izlemeye devam ederseniz; bilin ki çok çok yakında kapınız çalınacak, belki de “hadi çıkın bakalım dışarıya çok oturdunuz!” denilecek… Bu güzel ülke, bu kutsal vatan, bu verimli topraklar, renklerin en güzelini taşıyan bu ay yıldızlı bayrak sizin, bizim!.. “Durun hele bu işin sonu nereye varacak” vurdumduymazlığı ve aymazlığı içerisinde ilgisiz, tepkisiz, rolsüz ve sessiz kalmaya devam ederseniz? Bilin ki sürecin sonunda başınıza gelecek her şeyi o zaman en acı biçimde “hak etmişsiniz demektir!” Sizlere ortalığa çıkın, kırın, dökün diye hukuksuzluk ve kanunsuzluk çağrısı yapmıyoruz. Demokratik tavrınızı en anlamlı ve anlaşılır biçimde ortaya koyun diyoruz! Hesaplaşın diyoruz! Nerede? Tabi ki “seçim sandığında!” Üç kuruşluk fasulye, pirinç, bulgur, kömür çuvallarına teslim olmaya devam ederek çocuklarınızın ve ülkenin geleceğini karartmayın! Çünkü artık ülke uçurumun kenarında! Görmüyor musunuz azgın PKK çetelerini?.. Bırakın artık ağzınızda ki şu oyalayıcı “çıtlayan çekirdekleri! Yemekten içmekten öte işlevi ne ise ağzınız biraz da onu yapsın!.. İzleyin, konuşun, tavır koyun. hesap sorun, gerektiği yerde feryat edin!… Daha ne söyleyelim?..

Burhan ÖZBEY

27 Aralık 2010 Posted by | genel | Yorum yapın

Kaç Dilli Türkiye?..

YA TÜRKÇE KONUŞ YADA SUS!

Kaç dilden geçerek günümüzdeki dilimize ulaştık?
Arapça. Kuran dili.
Farsça. Edebiyatın dili.
Türkçe. Halkın günlük konuşma dili.
Fransızca. Uluslararası diplomasinin dili.
Almanca. Birinci Dünya Savaşı’ndaki ortağımızın dili.
İngilizce. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’dan dünyaya yayılan dil.
Bölgesel, yerel diller.
Kürtçe.
Çerkez dili.
Lazca.
Azınlık dilleri.
Rumca.
Ermenice.
Bütün dillerden dilimiz Türkçeye giren sözcükler vardır.
Deyimler vardır. Özdeyişler vardır.
Ama Türkiye’de ülkemizin ortak dili olan ‘Türkçe’ birbirimizle kurduğumuz iletişimin bağıdır.
Atatürk’ün dile verdiği önem çok önemlidir.
Ulus olmanın en önemli özelliği ‘konuşulan dil’dir.
Dinler birleştirici değil, ayırıcıdır.
Tarih ve coğrafya yıllanmış kinlerin kaynağı olabilir.
Ama ortak dil, birleştirici kimliktir.
İkinci dili, üçüncü dili yaşamın dolaşımına sokarsanız artık orada ortak kimlikten söz edemezsiniz.
Türkiye’de birinci dil, ikinci dil bu nedenle olmamalıdır, ortak dil tek bir dil olmalıdır.
***
Bir başka dil, bir başka ulus demektir.
İnsanlar elbette istediği dili konuşabilir, istediği dille anlaşabilir ama ülkenin ortak dili tek dildir.
Amerika’yı İtalyan kaptan Kristof Kolomb, İspanyol gemileri ile İspanyol denizcileriyle keşfetti.
Sonra Amerika’ya İngilizler geldi, Hollandalılar geldi.
New-York’un ilk adı New-Amsterdam’dır.
Almanlar geldi. Germanium.
Fransızlar geldi. Louisiana.
İtalyanlar geldi.
Sonra Çinliler geldi.
Japonlar geldi.
Hepsi de ‘İngilizce’ konuştuğu için Amerika Amerika oldu.
Afrika’dan gelen köleler bugün Amerikalıdır.
Orada hiç kimse kendisini etnik kökeniyle tanımlamaz.
Orada hiç kimse kendini diniyle, mezhebiyle tanımlamaz.
Oysa, her kökenden ayrı etnik gruplar yaşamaktadır.
Her din, her mezhep kendi ikliminde yaşamaktadır.
Ama hepsi de ‘Amerikalı’dır. Kendini böyle tanımlar.
Amerikalı, kökeni ne olursa olsun, İngilizce konuşur.
Almanya’da Almanca konuşulur.
Fransa’da Fransızca.
İsveç’te İsveççe.
Hepsi de kendi dilleri konusunda çok duyarlıdır ve tam bir ulus bilinciyle hareket ederler.
Fransız garsonu İngilizce siparişi duymaz bile.
Almanya, Almanca öğrenmeleri için ülkesindeki göçmenlere her olanağı sağlar.
Ama iş Türkiye’ye gelince ikinci dile, arkadan gelecek üçüncü, dördüncü dillere yeşil ışık yakarlarsa bizim de onlara nedenini sorma hakkımız doğar.
Bir ülkenin geçerli tek bir anadili olur.
İnsanların anadilleri ayrı olabilir ama ülkenin anadili tektir.
Bu kuralı ortadan kaldırdığınız zaman ülkenizi bölmüş olursunuz.
Bir ülkeyi bölmek istiyorsanız dil birliğini ortadan kaldırın, yeter.
Artık ülke bütünlüğünüz yoktur.
***
Nefretin de dili vardır. Sözcükleri. Suskunlukları.
Sevginin de. Yüze vuran rahatlığı. Göz ışıltısı.
Korkunun dili vardır.
Şaşkınlığın.
Sinsiliğin.
Birikmiş kinlerin.
Söylenmemiş öfkelerin.
Hepsinin dili vardır.
İnsan olmanın da kendi dili vardır.
Sınırları aşan.

Etnik kökenleri aşan. Din ayrımlarını aşan.
O dili bulabiliyor musunuz?
O dili konuşabiliyor musunuz?
Budur…
ERDAL ATABEK
Cumhuriyet

27 Aralık 2010 Posted by | genel | Yorum yapın

Dinci Tehdit, Kubilay Ve İşbirlikçilik!..

Mehmet Faraç

Gazez Camisi girişinin sol tarafındaki bahçede arkası üstü yatık, sağ tarafında kasaturası kınından çekik bir halde, elbiseleri kanlı, başı boynundan ayrılmış ve etrafındaki toprakta çok fazla kan lekeleri bulunan, tahminen 25 yaşlarında, üzerinde hâki renkte askerî elbise olan; orta boylu, kumral benizli, saçları az ağarmış cesedin, Menemen’de 43. Alay 1. Tabur 3. Bölük Takım Komutanı Yedek Subay İzmirli Hüseyin oğlu Kubilay olduğu anlaşılmıştır.”
Yukarıdaki satırlar, 23 Aralık 1930 sabahı Menemen’de Nakşibendi müritleriyle onlara destek veren gerici yobazlar tarafından şehit edilen Yedek Subay Mustafa Kubilay’la ilgili Menemen Cumhuriyet Savcılığı’nın hazırladığı raporun girişidir!..
Tarihe “Menemen Olayı” diye geçen bu iğrenç eylemin elebaşı Kubilay’ın başını keserek öldüren Giritli Hasan oğlu Mehmet’ti. Osman oğlu Şamdan Mehmet, Hasan oğlu Sütçü Mehmet, Emrullah oğlu Mehmet, Nalıncı Hasan ve Çakır oğlu Ramazan ise eylemci grubu oluşturmaktaydı.
Tamamı Manisa’da oturan bu gerici katillerin Nakşibendi tarikatıyla bağlantıları saptanmıştı. Onları tarikata çeken ve eğiten kişi ise Manisa Askerî Hastanesi imamlığından emekli İbrahim Hoca’ydı. İbrahim Hoca, tarikat ilişkisini şöyle açıklamıştı:
Kılıçla tehdit!..
“İlk tarikata intisabım on iki sene evveldir. Nakşibendidir. Şeyhim İsmail Necati’ydi. Bâb-ı âli’de oturuyordu. Tekkesi vardı. Ölmüştür. Ondan bir sene sonra tahminen o zaman Çapa’da tekkesi bulunan Şeyh Esat Efendi’nin zikrine gittim ve ona bağlandım.”
İbrahim Hoca’nın Manisa’da görevli iken merkeze bağlı Horosköy’de yoğun faaliyetleri vardı. Onun çok yakını olan Osman Çavuş’un, “İnşallah reis-i cumhuru gebertirler de rahat yüzü görürüz, fes giyeriz” dediği saptanmıştı!..
Menemen Olayı, 23 Aralık 1930 tarihinde gerçekleşir. Eylemciler başlarında mehdi Mehmet olmak üzere sabah ezanı sırasında Menemen’e gelip Müftü Camii’ne girerler. Camide bulunan sancağı alan mehdi, halkı kendilerine katılmaya davet eder ve şunları söyler:
“Taraf-ı ilahiden geliyoruz. Şeriat istiyoruz. Askerin kılıç ve kurşunu bize işlemez. Herkes bu bayrağın altından geçecektir. Geçmeyenleri kılıçtan geçireceğiz.”
Jandarma Bölük Komutanı olayı haber alınca topluluğun bulunduğu belediye binası önüne gider ve eylemcilere dağılmalarını söyler. Mehdi Mehmet, “Ben mehdiyim. Şeriatı ilan ediyorum. Bana kimse mukavemet edemez” diye cevap verirken, kalabalıktan alkış sesleri yükselir.
Sancaktaki baş!..
Bu sırada Alay Komutanlığında eğitime çıkmak üzere hazırlanan Yedek Subay Mustafa Kubilay’a bir müfrezeyle olay yerine gitmesi emredilir. Kubilay, halkla bir çatışmaya meydan vermemek için askerlere süngü taktırarak alandaki kahvenin önüne bırakır ve eylemcilerin yanına gider. O sırada eylemcilerin arasından ateş açılır ve Kubilay yaralanır.
Kubilay hemen yakındaki caminin avlusuna doğru koşar. Bu sırada bir el daha ateş edilir ve genç asteğmen avluda yere düşer. Cephaneleri olmayan müfrezedeki askerler ise geri çekilir. Kubilay’ın düştüğünü gören mehdi Mehmet, yanındakilerden birisinin bıçağını alarak avluya gider. Yerde yatan ve henüz ölmemiş olan genç askeri sürükleyerek yüzüstü yatırır sonra da başını keser! Nakşibendi müridi daha sonra Kubilay’ın saçlarından tutarak başını önce taşa vurur sonra da camiden aldığı sancağın ucuna geçirir!
Bu sırada alaydan gönderilen askerler olay yerine ulaşır. Eylemcilerin ateş açması üzerine çıkan çatışmada, Hasan ve Şevki adlı iki bekçi şehit olur. Eylemcilerden mehdi Mehmet, Şamdan Mehmet ve Sütçü Mehmet ölü, Emrullah oğlu Mehmet Emin yaralı olarak ele geçirilir. Kargaşadan yararlanarak kaçan Nalıncı Hasan ile Ali oğlu Hasan da ertesi gün Manisa’da yakalanır.

Bağnazlara idam!..

Olayın ardından sıkıyönetim ilan edilir. “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını zorla kaldırmaya teşebbüs ve yardım” etmekten yargılanan bağnazlardan 32’si idama, 73’ü ise çeşitli hapis cezalarına çarptırılır.
Büyük Önder Atatürk, Menemen’de gerçekleştirilen eylemin sıradan bir olay olarak geçiştirilemeyeceğini söyler. Gazi Paşa, 28 Aralık 1930’da, Türk Silahlı Kuvvetlerine şu mesajı gönderir:
“Menemen’de meydana gelen gericilik girişimi sırasında yedek subayın uğradığı saldırıyı, milletin bizzat Cumhuriyet’e karşı bir öldürme girişimi olarak kabul ettiği ve cüretkârlarla, destekçileri, ona göre takip edeceği kesindir. Hepimizin dikkati, bu sorundaki görevlerimizin gereklerini duyarlılıkla ve gerektiği biçimde yerine getirmeğe yöneliktir. Kubilay’ın temiz kanı ile Cumhuriyet, hayatını tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır.”
Başlar kopartılırken!..
Peki, günümüzde yaşanan kimi siyasi tezgahlardan yola çıkarak da ibret alınması gereken bu acı öyküyü niçin mi anımsattım?..
Birincisi dün Devrim Şehidi Kubilay’ın 80. ölüm yıldönümüydü… Cumhuriyet’in bekası uğruna başını veren o yiğit asker öğretmeni bir kez daha saygıyla anmayı görev bildim…
İkincisi, onun hikayesini anlatan ve şu an vizyonda olması gereken filmi İstanbul’da izleyeceğim bir tek sinema bulamadığımı duyurmak istedim!..
Üçüncüsü ise PKK yandaşları ile tarikat şeyhine saygılarını sunan Nakşibendi torunları, Cumhuriyet’in en önemli kalesine sızarken aynı yerde Atatürkçü, ulusalcı, Kemalist evlatların başlarının kesilmeye devam ettiğini anımsatmak istedim!.. En acısı da bu üçüncüsü olsa gerek!..

Atatürk’ün en büyük eseri “özerlik” tuzağındayken, Büyük Önder’in partisi Güneydoğu’nun yeniden yapılandırılması uğruna dizayn edilirken; Truva atlarının yularından tutup Cumhuriyet’in kalesine sokan işbirlikçi seyisler ülke tamamen kuşatıldığında; laiklikten, Atatürkçülükten ödün vermeyen namuslu kitlelere kesinlikle hesap verecektir!..

Ben şimdilik tüm bu gaflet ve hatta hıyanet yaşanırken, “kol kırılır yen içinde kalır” hastalığına kapılıp çevrelerine at gözlüğüyle bakanları, “uyanın artıkkkk!..” diye bir kez daha uyarmak istedim!..

26 Aralık 2010 Posted by | mehmet faraç | Yorum yapın

BİZ BU VATANI SOKAKTA BULMADIK;

KİMSE KÜRDİSTAN, ERMENİSTAN HAYALLERİ KURMASIN…

Ali Eralp

“Kürdistan” adlı oyunun son perdesi oynanıyor Türkiye’de.
Geçmişte de bir kaç kez seyretmiştik bu oyunu. Ulusal Kurtuluş savaşı yıllarında İngiliz emperyalizminin yardım ve desteğinde sahnelenmişti.
Osmanlının son dönemlerinde Kürtler, İngiltere’nin kanatları altında palazlanma yolunu seçmişti. İngiltere, Mustafa Kemal’in gücünü bölmek ve zayıflatmak için Kürt aşiretlerini ayaklandırmayı düşünüyordu. O yıllarda “Kürt Teali Cemiyeti” (Kürt Yükselme Derneği) başkanı Seyit Abdülkadir, İngilizlerin yönlendirmesiyle Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinde bir “Kürt devleti” kurma çabasındaydı. Sadrazam Damat Ferit de Kürt Teali cemiyetinin girişimini destekliyordu. O, İngiliz yüksek komiseri Amiral De Robeck’e iki kez başvurarak, Mustafa Kemal’e karşı Kürtleri kullanmayı önermişti. De Robeck Damat Ferit’in bu önerilerini Lord Curzon’a şöyle iletmişti:

“Damat Ferit bana geldi ve dedi ki: Kürtler ayrı bir devlet olacaktır. Mustafa Kemal’i sevmezler. Çünkü o Bolşevikliği getirmek istiyor. Siz Mustafa Kemal’den nefret ediyorsunuz. Çünkü sizin yaptığınız anlaşmayı kabul etmiyor. O halde Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı birlikte kullanalım.” (Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, 277)
Böylece, padişahın, sadrazamın ve İngiltere’nin desteğini arkasına alan işbirlikçi Seyit Abdülkadir, 31 Mart 1920 tarihli Peyam-ı Sabah gazetesinde şunları yazıyordu:
“Kuva-yı Milliye’ye aldanmayınız. (Onlar) Bolşeviklerin kafasını taşıyan yurtsuz serserilerdir. Hilafet ve Saltanattan ayrılmayınız.”
Varını yoğunu ortaya koyarak, emperyalizme karşı dişe diş mücadele veren Mustafa Kemal Atatürk komutasındaki “Kuva-yı Milliye”ye “yersiz yurtsuz serseriler” diyerek, onları küçümsüyor, aşağılıyor  “hilafet ve saltanattan ayrılmamalarını öneriyordu.
Günümüzde ise ABD, AB VE AKP’nin desteğini arkasına alan PKK, aynı yolun yolcusudur.
Özellikle 12 Eylül Darbesinden sonra Evren’lerle, Çiller’le, Özal’larla başlayan etnik ayrıştırma süreci,  Recep Tayyip’lerin, Abdullah Gül’lerin gerçekleştirdiği “Kürt açılımları”, BOP Eşbaşkanlıkları ile en yüksek düzeyine ulaştı.
2002’den sonra küreselleşme, demokratikleşme, sivilleşme, özelleştirme perdesi arkasında, planlı ve sistemli bir taktikle ordu yargı, laik ve Kemalist kurumlar güçsüz düşürülerek, emperyalistlerin 20. Yüzyılın başından bu yana gerçekleştirmek istediği ama bir türlü başaramadığı etnik, dinsel parçalanmanın koşulları yaratıldı. Bunun sonucunda ordu kışlasına çekildi. Olup bitenleri sessiz, sadasız uzaktan izlemeye başladı.
Cumhuriyet kurumlarının zayıflamasını fırsat bilen bölücüler ise, bir
zamanlar APO’nun adını bile telaffuz etmeye çekinirken bugün, ayrı dil, ayrı bayrak, ayrı meclis, ayrı ordu, ayrı güvenlik yapılanmasından, yani “Demokratik Özerk Kürdistan”dan söz etmektedirler.
Talabani’lerle, Barzani’lerle “Demokratik Özerk Kürdistan” adına görüşmeler yapmakta, Türkiye Cumhuriyetine emirler yağdırmaktadırlar. Tehditler savurmaktadırlar. İstekleri yerine getirilmezse Türk ordusuna, Türk halkına savaş açacaklarını söylemektedirler.
Seyit Abdülkadir’in torunları bu kez İngiliz emperyalizminin yerine Amerikan emperyalizmiyle ve Brüksel’le; hilafet ve saltanatın yerine Fethullah Gülen Cemaati ile birleşip 1000 yıllık ülkesini, kardeşlerini arkadan vurmaya kalkışmaktadır.
Bu bir ihanettir. Ayaklanmadır. Meydan okumadır.
Bir zamanlar Başbakanla güle oynaya “Açılım Toplantıları” yapan sanatçılar, bu kalkışma hazırlıkları karşısında şimdi ne düşünüyorlar acaba? İşin ciddiyetini anladılar mı? Bir oyunun figüranları olduklarının bilincine vardılar mı? AKP’nin “İleri demokrasi”sinin Türkiye’yi nasıl bir bataklığa sürüklediğini, iktidarın PKK ile mücadele etmek yerine ordumuza saldırmasının gerçek nedenlerini görebildiler mi?
Bugün Türkiye öyle bir noktaya geldi ya da getirildi ki, Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Pakdemirli, “devrimlerin ve cumhuriyetin bekçisi” olduğunu söyleyen Türkiye Gençlik Birliği İl Başkanı Erdem Özdemir’e şunları diyebilmektedir:
Sizler Atatürk’ten görev alamazsınız. Cumhuriyeti savunacaksam ben savunurum. Ben burada rektörüm. Size kalmaz bunu savunmak. Ben, size cumhuriyeti savunmak için görev vermedim. Net bir şey söylüyorum size. Siyasi slogan atarsanız. Kimliklerinizi toplarım. Üniversiteden atarım hepinizi. Hemen dağılıyorsunuz. Burası benim ve hepinizin üniversitesi. Burada slogan atamazsınız. Eğer atarsanız emniyet görevlileri kimliklerinizi toplayacak…
Bir suçtur bu konuşma. Bursa Nutkunun, Gençliğe Hitabenin inkârıdır. Bu konuşma Atatürk’ün, 1923 Devriminin, Kemalist cumhuriyetin inkârıdır.
Bu karşıdevrim yandaşlarına biz de diyoruz ki, “Ey 21. yüzyılın Damat Feritleri, Derviş Vahdeti’leri, Seyit Abdülkadir’leri, biz bu vatanı sokakta bulmadık. Ne böleriz ne böldürürüz. Bu vatan uğruna sadece Çanakkale’de 55.127 şehit verdik. Yaralananlarla birlikte Genel toplam 186.865’tir. Doğuda, karlı-buzlu Sarıkamış Dağlarında 80 bine yakın asker ya şehit oldu ya da donarak öldü. Binlercesi ise Yemen’e gidip geri dönmedi. Muş, Yemen türküleri boşuna yakılmadı…”
Herkes aklını başına toplasın ve boş hayaller peşinde koşmasın.
Bu Cumhuriyet kanla, canla, başla, gözyaşıyla kuruldu. Ciğeri beş para etmez Talabani’lerle, Amerikan Coni’leri ile bütünleşerek, kimse bu ülkenin bir karış toprağına sahip olamaz.
Bu yolu denemek isteyenler Kurtuluş Savaşında derslerini aldılar. Türkiye, İkinci bir kurtuluş savaşına her zaman hazırdır. Türkiye halkı Türk’üyle, Kürt’üyle, Çerkez’iyle, Boşnak’ıyla henüz son sözünü söylemedi. Zamanı geldiğinde Kurtuluş Savaşında olduğu gibi AKP’lisi de CHP’lisi de, MHP’lisi de İP’lisi de tek vücut olmasını çok iyi bilir. Bu ulus, Osmanlının küllerinden nasıl yeni bir Kemalist Cumhuriyet yarattıysa, BOP bataklığından da yepyeni, tam bağımsız bir vatan yaratır. Sonra da İsmet Paşa’nın deyişiyle “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır…”
Bu memleket çok APO, çok Talabani, çok Obama,  çok Tayyip gördü. Yılmadı, yıkılmadı, çökmedi.
Binlerce yıl ayakta ve dimdik kalmasını bildi. Daha binlerce yıl da kalacak… ABD’si, AB’si, tarikatçısı, bölücüsü, herkes bunu böyle bilsin, Özerk Kürdistan, bilmem ne hayalleri ile boşuna oyalanmasın…

26 Aralık 2010 Posted by | Uncategorized | Yorum yapın

Elin Köpeği…

Önceki günkü Hürriyet’in birinci sayfasında vardı; ABD’de bir köpeğe 1022 isim öğretmişler, tek tek neyin ne olduğunu biliyor.
Psikoloji uzmanlarından oluşan bir ekip, bunu medyanın önünde deneyler yaparak kanıtladı. 1022 kelime belli cisimlerin isimleri. Eğitmenler ona neyin ismini söylüyorlarsa, bir koşu gidip onu getiriyor Chaser adındaki köpek.

Başka bir şeyi asla getirmiyor.

Bu bir başarı…
Biz Postal’a ne dersek diyelim, o her zaman gidip benim bilgisayar çantamı getirir.
Daha doğrusu bilgisayar çantamın yarısını… Çünkü götüre getire bilgisayar çantamın yarısı yok.
Ben de zaten misafirlere bir küçük gösteri yapacağım zaman “Koş bilgisayarımın çantasını getir” diyorum. Koşarak gidiyor, gözlerimiz kapıda sessizce bekliyoruz. Eğer gidip de gelmediyse -genelde zaten gidip gelmiyor- sorun yok…
O zaman biz de dönüyoruz memleket meselelerine…
*
Chaser 1022 kelimenin ne olduğunu biliyor da… Biz; diyelim ki şu kelimeyi öğretemedik gitti adama:
“Hukuk…”
O gidip “buyruk” getiriyor önümüze. Kendisi neyi buyurduysa onu “hukuk” sanıyor.
*
ABD’li bilim adamları border collie cinsi köpek Chaser’e bunu üç senede öğrettiler.
50 senedir “demokrasi” diyor bir ulus…
Ne geliyor önüne?..
“Kömür çuvalı…”
*
Chaser öncelikle “getir” ile “götür” kelimelerini ayırt ediyor demek ki… “Götür” denildiğinde götürdüğüne, “Getir” denilince koşup getirdiğine göre…
Bizim şaheser bilmiyor…
Huzur, güven, barış içinde “insan gibi yaşamayı” getireceğine size… Bir bakıyorsunuz ki cebinizdekini de götürdü…
*
Bence doğayı iyi gözleyin…
Nasıl demişti ünlü birisi:
“İnsanları tanıdıkça, hayvanlara sevgim artıyor…”

26 Aralık 2010 Posted by | Bekir Coşkun | Yorum yapın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.