BİLGİN ERKAN

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kültür Anlayışı ve Tam Bağımsızlık Stratejisi Üzerine

BAĞIMSIZLIK BENİM KAREKTERİMDİR

Kültür ve ulusal kültür kavramları, son iki yüz yıl içinde sayısız biçimde tanımlanmaya ve içeriği tekrar tekrar düzenlenmeye çalışılan kavramlardır. Her ulusun sosyal bilimcileri, kültür bilimcileri bu tanımlamalara kendi açılarından katılmıştır. Bu tanımlar arasında büyük aykırılıklar olduğu gibi, kültür ve medeniyet ayırımcılıkları da göze çarpar. Aynı kavramlar üzerinde sayısız farklı tanımlar yapılması, sorunun sadece bir boyutlu olmadığını; tersine çok boyutlu bir konu olduğunu ve buna bağlı özellikler taşıdığını gösterir.


Sosyal ve beşeri bilimlerin aynı zamanda politik ve stratejik bilimler olduğu gerçeğini göz önünde tutarsak, söz konusu çeşitliliği yaratan nedenleri de anlamakta pek güçlük çekmeyiz. Politik ve stratejik amaç ve hedefler doğrultusunda ortaya sürülen kimi teori ve tanımlamaları sadece bilimsel verilere dayalı açıklamalar gibi görmek ve onların büyüsüne kapılarak arkalarına takılmak, akılcı bir tutum ve yaklaşım kabul edilemez. Çünkü sosyal ve beşeri bilimler, aynı zamanda uluslararası politika ve stratejilerin en önemli enstrümanlarından biridir. Alt yapıyı hazırlamada, çeşitli hizmet ağlarının kurulmasında, oyun alanlarının istenen biçime sokulmasında veya yatkın hale getirilmesinde bu kavramların çok mühim rolü vardır. Hiç şüphesiz, bu rolün niteliği, niceliği ve işlevinin etkinliği, oyun alanının genişliği ve derinliği; yönetimlerin sağlam seciyesi, üstün yeteneği, etkin gücün ve kapasitenin sürdürülebilirliği ile, yakından ilgilidir.


Yeri gelmişken hemen belirtelim ki, burada, doğal olarak ulusal ‘sır’lar söylenmez ve açıklanmaz ama, biliriz ki, onlar, bu kavramlar ve stratejiler içine gömülüdür. Onlar, ulusal sır olma vasfını ancak yaşanır, sürdürülebilir nitelik kazandıkları zaman yitirir ve bu süreç de yönetimler için ‘yeni’ ulusal sırlar doğurur. Ezeli ve ebedi zamanın akışı içinde, bu anlamda, ne dünya, ne uluslar, ne amaçlar, ne hedefler değişti. Değişen, sadece sözler, oyunlar, siyaset ve strateji araçlarıdır.


Kültür ve ulusal kültür kavramları da siyaset ve strateji araçları arasında olduğuna göre, bunlar da, kapsamları bakımından değişkenleri içerenler arasına girer mi, sorusu, haklı olarak sorulabilir. Bu sorunun kesin yanıtı, tartışmasız “girer” olacaktır. Şüphesiz burada, ulusal sır ve hedeflerinizin eriştiği genişliğe ve derinliğe göre, yeni stratejinizin gereksinimlerine cevap verecek biçimde bu işlemler, bu yeni düzenlemeler yapılmalıdır. Elbette, bütün bu işlemleri, temel doğrultunuzu yitirmeden, gereksinim duyduğunuz gözalıcı yeni değişkenleri bu kavramların içeriğine katabilirsiniz. Yeni politik ve stratejik gereksinimler için yeni değişkenleri içerecek biçimde, yeni teoriler de kurulabilir. Bunlar, gerçeğe dayanmasa bile, gerçekmişçesine uygulamaya da geçirilebilir. Nitekim, ünlü “Güneş-Dil Teorisi” de, döneminde böylesi bir politik ve stratejik enstrüman olarak kullanılmıştır. Ne var ki, bu gerçek bile, günümüz Türk aydınlan arasında pek kavranamamış olduğu için, dil ve tarih konularının tartışma alanına dönüştürülmüştür. Oysa, bu teori, ortaya atılmasını gerektiren hedefi almış ve işlevini çoktan bitirmiş bulunuyor. Ona gereksinim duyulan siyasi süreç, çoktan tamamlanmıştır. Bunu burada belirtmemin sebebi, bu kavramların, uluslararası politika ve stratejilere karşı, içe ve dışa karşı nasıl bir savunma mekanizması işlevi gördüğünü göstermek içindir. Asıl amaç ve politikanın bir ‘sır’ gibi saklandığı bu teori ve onun yarattığı inandırıcı gösteri ve tutum, kimi yıkıcı ve tehditkâr vaziyet alışların akim kalmasına yardımcı olmuştur. Bu tür dönüşümlerin ve bu tür geçici stratejik geçişlerin yapılabilmesi, sadece ulusu için düşünen ve ömür tüketen üstün yetenekler elinde gerçekleşebilir. Veya yönetimlerine bu yeteneği kazandıracak seciyeli, bilgili kadroları çıkaran uluslar bu işlemleri yapabilir. Yeteneksizler elinde ne ulusal sır, ne politika, ne strateji işe yarar; ne yönetimler, ne devletler bir ulusal hedefe varabilir.


Buraya kadar söylemiş olduklarımız, söz konusu kavramların gerçek tabiatleri ve işlevleri ile ilgilidir. Ve ele alıp açıklamaya çalışacağım konuyla doğrudan ilişkisi olduğu kanısındayım. Bir Türk aydını, bilim adamı olarak, M. Kemal Atatürk’ün ‘kültür’ ve tam bağımsızlık stratejisi2 tanımlarından ve içeriğinden ne anlıyorum, yukarıdaki çerçeve ve anlayış içinde belirteceğim. Bunu yapmaya çalışırken, onun, düşüncelerinde değişmez çizgi ve kimliğinin temel taşı, kültür anlayışı, tam bağımsızlık stratejisi ve bunların içeriği üzerinde duracağım. Bunun, ne bir konuşmanın, ne bir yazının sınırları içinde tamamlanabilir bir konu olmadığını biliyorum.Ama burada, mümkün olan sınırlar içinde, mümkün olanı gerçekleştirmeye çalışacağım. Ve bunu yaparken de, kelime ve kavramları, mümkün olduğunca sıkıştırıp, istif etmeye çaba göstereceğim. Böylece, sınırlarımı mümkün mertebe zorlayıp, mümkün mertebe anlamlı ve ekonomik anlatım dili kullanmaya gideceğim. İşimin zor olduğunu bilerek konuya dönüyorum.


Önce, düşünceleri üzerinde duracağımız kişinin, nasıl bir ortamda büyüdüğü, neler yaptığı, nasıl bir insan olduğu sorularına bir cevap vermemiz gerekir, diye düşünüyorum. Bu soruların cevabı, bize, M. Kemal Atatürk’ün, çok öz biçimde, ortaya çıktığı, yetiştiği, mücadele ettiği ortamı da. çizmiş olacaktır.


M. Kemal Atatürk, hiç şüphesiz fanilerden bir fani olarak doğdu. O, çağında, dünyaya gelen Türk çocuklarından biriydi. Türk İmparatorluğu, Osmanlı Hanedanlığı yönetiminde en karışık ve en bunalımlı dönemini aşma çabası içindeyken dünyaya geldi. Yetiştiği ortamda aydınlar, üç ideoloji içinde imparatorluğu kurtarma çabası içindeydi: Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük. Tarihî süreç içinde ortaya çıkan olaylar, ilk ikisini iflas ettirdi. Türk imparatorluğu her cephede savaş alanına döndü.


M. Kemal Atatürk, cepheden cepheye koşup dururken tek kurtuluş yolunun Türkçülük siyaseti olduğunu gördü ve buna göre kendini geleceğe hazırladı3. Günü geldi ve Kuvay-ı Milliye hareketini başlattı, istila altındaki devlet merkezini ve Meclis-i Mebusan’ı Ankara’ya taşıdı. Millî Mücadele’nin çizdiği sınırlar içinde devlet, ulusal kimlik üzerine oturtuldu. Meşrutiyetten Cumhuriyete geçildi. Ulusal devlet, çağın şartlarına ve ulusal gereksinimlerine göre yeniden düzenlendi. O, bütün bu işlerin baş mimarıydı. Dönemin hasımları bile, bütün bu, işleri ancak onun yapabileceği, başarabileceği konusunda hemfikirdir.


Evet, o, fanilerden bir fani, Türklerden bir Türk’tür; ama, ne sıradan bir fani, ne sıradan bir Türk’tür. Bizce o, yirminci yüzyılın başlarında Türk devletinin “devlet-ebed-müddet” ilkesini, bir kez daha tarihe ve dünyaya kanıtlayan Türklüğün muhassalasıdır.Ete kemiğe bürünmüş Türklüğün, savunma ve ilerleme azmidir. Türklüğün, aziz Türk ulusunun, “devlet-ebed-müddet” sırrıdır. Türk devletine elli sene sonra olacakları sır olarak verip, bu gerçeğe göre, hazırlık yapılmasını bildiren insandır. O, ulusunun, eşitler arasında en eşit olması için hedef ve stratejiler çizen insandır. O, Türk ulusu için doğdu, Türk ulusu için yaşadı ve Türk ulusu için ömür tüketti. Ve O, “Benim şan ve şerefimden bahsetmek de hatadır… Mensup olduğum Türk milletinin şanı şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatı ile, şanım, şerefim vardır. Asla gayrı değilim” diyen, olağanüstü bir Türk, olağanüstü bir insandır4. Bunu söylerken de, ömrünü, ulusunun şan ve şeref kazanması yolunda tüketiyordu. Ve genç kuşaklara, bilim ve tekniğe sahip olmanın yanı sıra, kesin olarak milli benliğimize ve milliyetimize önem vermeleri yolunda kesin talimatlar veriyordu:


“Dünyanın bize hürmet etmesini istiyorsak, evvela biz, kendi benliğimize hürmet edelim. Benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen, bütün efal ve harekâtımızla gösterelim. Bilelim ki, milli benliğini bulmayan milletler, başka milletlerin şikârıdır.”5


Biz, bugün, bu hassaya, bu seciyeye yatkın kuşaklar yetiştirdik mi, diye sormuyoruz. Çünkü bugün, Türk toplumu için, bir takım menfaat çevreleri yeniden bir kimlik tartışmaları süreci açmaya çalışmaktadır… Bugün bu süreci yaşamaktayız.Çok kimlikli bir kalabalık halinde, Türk olmamızın dışlanmak istendiği bir ulus, bir toplum tanımı tartışmalarının var olduğu bir süreci idrak ediyoruz.


Bu ülkede, artık Türklüğümüz, milliyetimiz, dinimiz ve kimliğimiz tartışma konusudur. Siyaset tacirlerinin elinde, ulusun mukaddesleri oy avcıları için malzemeye, sermaye ve ticari alan çatışmaları için, mücadele edenlerce, gerilim silahına dönüştürülmüştür.


Biz kimiz, sorusuna doğru dürüst cevap veren insan sayısı, toplumumuzda giderek eksiliyor. Ama, abuk/sabuk bir sürü olur/olmaz söz, sanki gerçekmiş gibi, bir kimlikmiş gibi, bu tacirler tarafından, utanmazcasına, O’nun ardına sığınılarak veya karşısına çıkılarak halkımıza sıralanıyor. Bu saçmalıklardan hiçbiri, bu özel amaçlı çabalardan hiçbiri, O’nun ile, ulusu arasında kurulmuş kader bağını ko-paramayacaktır. O, biz kimiz, sorusuna verdiği cevapla, olmamız gerekeni, devletimizin ve ulusumuzun istinatgahını belirliyor. Bizim değişmez ölçümüz ve şiarımız olan cevap şudur: “…biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk harsı ile meşbu olursa, o camiaya istinad eden cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur”6. Türkiye Türklerindir; işte milliyetperverlerin kuralı budur”7. Çünkü, “Bu memleket, tarihte Türk’tü, hâlde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır”.8 Bu sözlerin bir Türk için tartışılır yanı olamaz. İnsan kimliğini tartışma konusu etmez; bir ulusun kimliği ise, asla tartışma konusu edilemez.


Ülkemizde, son altmış yıl içinde cereyan etmekte olan gelişmeleri bu çerçeve içinde bir değerlendirmeye tabi kılarsak, hangi alanlarda bir mesafe kazanıp kazanmamış olduğumuzu anlamakta güçlük çekmeyiz. Burada, bu konu üzerinde durmayacağım. Burada, “Türk harsı” ve tam bağımsızlık stratejisi üzerinde, kısaca durmak istiyorum. M. Kemal Atatürk, bu konular üzerinde çok hassastır. Çünkü, bu hassa ve seciye, Atatürk için, Türklüğün ve ulusal devletimizin bir varolma sorunudur. Bu hassa ve seciye veya Türk harsı, Doğudan ve Batıdan farklı, kendine özgü bir özelliğe sahiptir. Taklitçi değil, yaratıcı bir mahiyeti vardır.9 Bu konu, asla göz ardı edilemeyecek kadar hayatî bir öneme hâizdir. Çünkü, içinde, Türk ulusunun, Türk devletinin beka kuvvesini muhafaza eder. Bu nedenle, Atatürk, bu konunun önemini, altını çizerek vurguluyor:


“Milli harsını ihmal eden milletlerin âtisi musibet, izmihlâl olmuştur. Türkler, herşeyden ziyade hars-ı millîlerinde çok kuvvetlidirler. Bu kuvvet sayesindedir ki, asırların vurduğu darbeler karşısında mevcudiyetini müdafaaya muvaffak olmuştur”10.


Atatürk’ün hassasiyetle üzerinde durduğu kültür, daha doğrusu ulusal kültür kavramı nasıl bir içerik taşıyordu? Neden bu kadar hayatî, vazgeçilmez, ihmal edilmez bir nitelik taşıyordu?


M. Kemal Atatürk’ün hars/kültür kavramından ne anladığı, neden böyle bir hassasiyet gösterdiğinin nedeni, sözlerinden de açıkça anlaşılacağı üzere, ulusu ile birlikte, içinden geçip geldiği ateş çemberi sonucu edindiği kanaate, tecrübeye dayanmakta olmasıdır. Bu nedenle, hars ve medeniyet tanımlarının ayrıştırılmasını doğru bulmuyordu. Ve sözkonusu harstan/ kültürden ne anladığını, ne anlaşılması gerektiğini şöyle açıklıyordu:


“… Benim harstan anladığım (şudur): Bir devleti meydana getiren cemiyeti, yani milleti düşünün. Bir millette kaç türlü hayat tasavvur olunabilir? Devlet hayatı, fikir hayatı, iktisadî hayat değil mi?


Her millet, devlet hayatında, fikir hayatında, iktisadi hayatında bir şeyler yapar. İşte bu üç hayatın toplamına ve sonuçlarına hars denir. Bizim devlet hayatımızda, bilindiği gibi, Osmanlı siyaseti gayr-ı mütecanis unsurlardan ve maddelerden meydana gelmişti. Bunlardan bir halita yapmak mümkün olmadığı için, Osmanlı siyaseti yerine yeni bir siyaset çıktı. O siyaset, milli bir siyasettir. Türkçülük siyasetidir. Bu siyaseti ilan edip yaygın hale getirmekle beraber, fikrî, içtimaî, iktisadi hayatı ilerletmek gerekir. Bu üç şeklin hayattaki gelişme dereceleri birleştiği zaman, ortaya o milletin harsı çıkar. Bazıları harsla medeniyeti ayırmazlar. Bundan maksat, devlet, fikir ve iktisadi hayattır ki, bu, o milletin harsıdır. Bilindiği üzre her milletin kendine mahsus bir harsı vardır. Hars, bu hassa ve karakterle ifade edilir. Bence de,en ilmî olanı, harsla medeniyeti birleştirmektir”.11


Bu tanım ve içerik, bugün de, bilimsel geçerliliğe ve yeterliliğe doğruluğa sahip olma niteliğini muhafaza etmektedir. Kültür ve medeniyet kavramlarını birbirinden kesinkes ayıracak ölçütler gerçek bilim alanında söz konusu değildir. Evrensel kültür ve evrensel medeniyet yoktur. Ulusal kültür veya medeniyetlerin toplamı ve bunların, nitelikleri/ nicelikleri, etkinlik alanları vardır. Doğru olan gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, hepsini, insanlığın ortak eseri anlamında, “evrensel”, diye algılamak ve değerlendirmektir. İnsanlar ve uluslar, birbirlerinin kültürüne/medeniyetine, kimliğine hürmet eder, hoşgörüyle karşılarsa, her biri, hem evrensel çerçeve içindeki yerini almış olur, hem de birbirleriyle alışverişe girme olanağı bulmuş olur. Ancak, bunun da, bir ulus için şartı var. Bu şartı, Atatürk şöyle açıklıyor:


“Bir milletin namuskâr bir mevcûdiyet-i şâyan-ı hürmet ve mevki sahibi olması için, o milletin, yalnız âlim ve mütefennin bulunması kâfi değildir. Her ilmin, her şeyin fevkinde bir hassaya sahip olması lâzımdır ki, bu da milletin muayyen ve müsbet bir seciyyeye mâlik bulunmasıdır”12.


Türk ulusu, böylesi bir seciyeye sahip olmanın sınavını, tarihe, O’nun liderliğinde, son kez Millî Mücadele yıllarında ve Cumhuriyetin kuruluşunda yine kanıtlamıştır. Öyleyse, dünya medeniyetleri arasında, Türk medeniyeti/kültürü yerini hak ederek almış ve kendini kabul ettirmiştir. Fakat bu sorun, sadece seciye açısından kanıtlanmıştır ve çözülmüştür; ama, bu yetmez, aynı zamanda bunun sürdürülebilirliği için, üzerinde sürekli durmamız, uğraşmamız, çalışmamız gereken hususlar vardır.13 Ulusal kültür veya medeniyetimiz sürdürülebilir total hayatımız ve faaliyetlerimiz olduğuna göre, onlara bakmamız, bu unsurları anlamaya ve geliştirmeye çalışmamız gerekir.


M. Kemal Atatürk’ün yaptığı ulusal kültür/medeniyet tanımı ve bu tanımlar ile ilgili düşünceleri gözden geçirildiğinde, Türk ulusunun “devlet-ebed-müddet” sahibi olarak yaşaması için, olmazsa olmazları önümüze koymuş olduğu görülür.


Atatürk’ün yapmış olduğu ulusal kültür/medeniyet tanımı neleri içeriyor, şimdi onlara bakalım: 1- devlet hayatı; 2- fikir hayatı; 3- iktisadi hayat. Ama bu yetmez. Bunları ihata edecek, yönetecek bir siyasete, ulusun seciyesine dayalı bir siyasete ihtiyaç vardır. Bu siyaset, millî siyaset, Türkçülük siyaseti olacaktır. Başka türlü olması düşünülemez. M. Kemal Atatürk, bu çizgiden hayatı boyunca asla bir milim bile inhiraf etmemiştir. Bu nedenle, devlet yönetimini ele alacaklara, devlet hayatını yürüteceklere ısrarla şöyle söylemiştir:


“Türk ulusunun idaresinde ve korumasında ulusal birlik, ulusal duygu, ulusal kültür en yüksekte göz diktiğimiz ülküdür”.14


Ama, biz, bugün, bu sözlerin gereğini bunca yıl, tam anlamıyla yerine getirdiğimizi ve gerçek anlamda hakkını verdiğimizi acaba söyleyebilir miyiz?


Devlet hayatı, onun bekası, yönetimi, ulusal sırrı, hedefleri ve stratejisi, Atatürk’ün üzerinde önemle durduğu konular; tanımını kendisinin yaptığı, ulusal kültür/medeniyet tanımı ve kapsamı içinde yer alır. Olayları son derece hassas bir biçimde değerlendiren ve sır/hedef/ strateji üçgeni içinde ele alan Atatürk, bu bağlamda, şunları söylüyor:


“Olaylar, Türk milletine iki önemli kuralı yeniden hatırlatıyor: 1- Yurdumuzu ve haklarımızı savunacak güçte olmak; 2- Barışı koruyacak uluslararası çalışma birliğine önem vermek”15.


Bu sözler, devlet hayatının neye göre tanzim edilmesi gerektiğinin mihenktaşlarıdır. Ve memleket dahilinde başverecek herhangi bir başkaldırı olayına karşı, nasıl bakılması icap ettiğinin altı da Atatürk tarafından şöyle çizilmektedir:


“Memleketimizin herhangi bir köşesinde halkın güvenini, devletin bütünlüğünü ve asayişini bozmaya kalkışanlar, devletin bütün kuvvetlerini karşılarında bulmalıdırlar”16.


Bu çok önemli hususun bütün şartlan, bugün ülkemizde yaşanmaktadır. Ancak, burada sözkonusu edilenin sadece güvenlik kuvvetleri olmadığı ve bunun, devletin total gücü anlamı taşıdığı, bir kez daha altı çizilmesi gereken bir gerçektir. Ortada, yılları kapsayan bir zaafiyet olmamış olsaydı, bunca zaman sonra, devlet hayatımızda, fikir hayatımızda ve iktisadi hayatımızda, böylesi olayları yaşamamız sözkonusu bile edilemezdi. Bu gerçek bize, yönetim açısından en yüksekte tutulması gereken ülkü ile ilgili uygulamaların, hızla gözden geçirilmesi ve tesbit edilen zaafların giderilmesi gerektiğini göstermektedir.


Devlet hayatında, üç önemli husus vardır: 1- Ulusal sır; 2- Hedef; 3- Strateji. M. Kemal Atatürk, ulusu için bu üç kademeyi kaidesine yerleştirmiş ve çizdiği ulusal politika içinde de, bunları gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu çalışmaları sürdürmek, onları gerçek ve özlem duyulan boyutlarına kavuşturmak ise, gelecek kuşakların kaçınılmaz görevi olarak kalmıştır.


Şimdi, sıra ile bu unsurlara bakalım: Ulusal sır nedir? Uzak gelecekte olacakları, olması gerekenleri hesaplayarak buna göre ulusun ve devletin hazırlanmasıdır. Bu sır, devlet hayatı içinde, sadece bilmesi gerekenlerce muhafaza edilmesi gereken sırdır. Türk devlet hayatında bu sır, Türklüğün geleceği üzerine kurulu bir sır olmuştur. M. Kemal Atatürk, bu gün çöken Sovyet İmparatorluğunun sonunu, 1936’larda görüp, yönetimlerin Türklük dünyası için, bu olgu için hazırlık yapmasını istemiştir. Ne var ki, 1990’ları yaşayan Türkiye, yönetimler açısından, bu sözü pek hatırlayamamış olacak ki, tarihin önümüze çıkardığı bu gerçek karşısında, hazırlıksız yakalanmıştır. Bu durum, bize, yeni nesillerin unutkanlığını mı; yoksa, başkalarının sunduğu bilgilerle vaziyeti idare etme tembelliğini mi gösterir, bilmiyorum; ama, en azından bunun, bir hafıza zaafımız, veya yönetenlerin konformizmi sonucu ortaya çıktığını söyleyebilirim. Devlet hayatında böylesi bir konformizme, veya hafıza zaafiyetine yer olamayacağı gerçeği de, bir kere daha, tarih tarafından bize, Sovyet gerçeği ile kanıtlanmış oldu. Biz, bu deneyimi göz önünde tutarak, açılmış mesafeyi, yine de, hızla kapatmak zorundayız ve bu kaçınılmazdır.


Hedef sorununa gelince. Bu hedef, devlet hayatı ve devlet yönetimi için, olması gereken biçimde çizilmiştir. M. Kemal Atatürk, bu hedefi “büyük davamız” diye niteliyor ve şöyle diyor:


“Büyük davamız, en uygar ve en rahata kavuşmuş millet olarak varlığımızı yükseltmektir”.17


Elbette böylesi bir davanın, böylesi büyük bir hedefin dayanması icap eden bir yüksek strateji olması gerekir. Bu öylesine bir strateji olacak ki, hem ulusal sırrı, hem ulusal hedefi gerçekleştirecektir. Samimiyetle ifade etmeliyim ki, M. Kemal Atatürk, sadece bizim için değil, dünya tarihi açısından da bakıldığında, bir strateji dehasıdır. Attığı her ilmik, kurduğu her iltisak, aldığı ve uyguladığı her karar, sır/ hedef/strateji üçgeni ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bu gerçekçi kurguda, her şey, inceden inceye düşünülmüş, ihtimal hesaplan yapılmış ve gergef gibi, her biri, olmaları gereken yere dokunmuştur.


“Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen bir insanın kuracağı strateji, elbette ulusunu ve devletini sonsuza taşıyacak bir yapı ve seciyeye sahip olacaktı. Başka türlüsü düşünülemez. Nitekim, öyle de olmuştur. Bu stratejinin adı “Tam Bağımsızlık” stratejisidir. Bu strateji hedefine ulaşmadan, gerçekleşmeden bir ülke için tam bağımsızlıktan söz edilebilir mi? Bu strateji, bazı adamlar tarafından, zaman zaman eleştirilir. “Efendim, kendi kendimizi dünyadan tecrit mi edelim” denir. Bu gibi sızlanmalar, eğer bir ahmaklık eseri değil ise; bilmeliyiz ki, bu eleştiriler, devlet hayatımıza yönelik altıncı kol faaliyetinden ibarettir. Bu stratejinin ne böyle bir hedefi, ne de böyle bir amacı vardır. Tam aksine, en müreffeh, en uygar devlet ve en rahata kavuşmuş millet olma amacı vardır.18 Eşitler arasında en eşit olma ülküsü üzerinde yürür. Neden bu “tecrit” anlamı içersin?


Türkiye’de, M. Kemal Atatürk ile Türk ulusu, Türk devleti ile halkımız arasında nifak tohumlan ekmeye ve bunlardan geçinmeye çaba gösteren çevreler olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Türk devlet hayatının en zor zamanlarında bunlar her zaman ihanetlerini ortaya koymuşlardır. Bu ihanetlerinin, cehaletlerinin, veya gizli hesaplarının bedelini de, çıkar ve melanet yuvaları ile, itaat merkezleri kapatılarak ödemişlerdir. Bugün, toplumda gördüğümüz rahatsızlıkların temelinde, bu çevrelerin oluşturduğu mahut odakların faaliyetleri yatmaktadır. Bu gerçeği görmezlikten gelemeyiz.


Toplumda ulusal bilinç, ulusal dayanışma, ulusal seciye, ulusal duygu ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bunu, kimileri çok kültürlülük, çok etniklilik adına, sözüm ona çağdaşlık adına, ne olduğu belirsiz yeni dünya düzeni değerleri(!) adına; kimileri, toplumu yeniden cemaatlere, uydurma tarikatlara bölerek yapmaktadır. Bu çevrelerin ortak hedefi, Türk devletini ortadan kaldırmaktır. Çıkar noktasında çatışsalar bile, hedefte birleşiyorlar. Devleti ayakta tutan tüm kurumları etkisiz, mefluç hâle getirmek yolunda, bugün bir hayli mesafe kazandıkları yadsınamaz. Bu gerçeği görmezlikten gelen devlet hayatı, enerjisini boşa harcamış olur, kalkınmasına, gelişmesine zaman ayıramaz. Ve tabii, bu da, tam bağımsızlık stratejisinin önünü keser, hedefine erişmesini önler. Bu gün, Türk devlet hayatı, bu açmaz ile karşı karşıyadır. Ve ulus, bu açmazı aşacak kadroları, içinden çıkarmak zorundadır.


Ulusal kültürün ikinci önemli ayağı, fikir hayatıdır. Fikir hayatı, buradaki kapsamı itibarıyla, bilimi, teknolojiyi, eğitimi, dili, dini, tarihi ve sanatı içine almaktadır. Bunlar, ulusal sırrımızı, hedefimizi ve stratejimizi gerçekleştirme yolunda, hareket gücümüzü, yeteneğimizi, kapasitemizi ortaya çıkaracaklardır. Türk ulusuna, gideceğimiz yolu gösterenler için elzem olan şartlan, fikir hayatımız yaratacaktır. Bu nasıl olacaktır, sorusuna, Atatürk’ün yanıtı şudur:


“Bu millete gideceği yolu gösterirken, dünyanın her türlü ilminden, keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim. Lâkin unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz”.19


Bu mu tecrit politikası? İnsanın kendisi olması, bilim ve teknoloji üretir özellik kazanması bir ulus için gerekli ise, bu yönde çaba gösteriyorsa, nasıl bir tecrit politikası diye eleştirilebilir? Bunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu kafalara göre, erişik ülkeler, tecrit politikası uyguluyor olmalı.


Burada, fikir hayatı ile ilgili her konuya girme imkânımız yok. Ancak, çok güncel, hayatî konularla ilişkili, üç nokta üzerinde durmak istiyorum. Bunlardan biri dilimiz; ikincisi, eğitim ve üçüncüsü, din olacaktır.


Dil, her ulusun kimliğinin açık bir ifadesidir. Bireyin nereye, hangi ulusa ait olduğunun en önemli belirleyicisidir. Çünkü dil, sadece kelime yığını, gramer kuralları, veya sadece bir anlaşma aracı değildir. Her ulusun dili, o ulusun tarih sahnesinde yer almasıyla birlikte etkinliğini gösterir. Ve ait olduğu toplumun kimliğini belirler. Dolayısıyla, dilsiz oluşan bir ulus düşünülemez. Dilimizin, bizim için, ulusumuz için ehemmiyetini, Atatürk, şöyle ifade eder:


“Türk milletinin dili, Türkçedir. Türk dili, dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü, Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkını, ananelerini, hatıratlarını, menfaatlerini, kısacası, bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin, dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir”.20
Türk dili bugün, bu anlayış içinde görülüp değerlendiriliyor mu? Bu sorunun durumunu kısaca gözden geçirelim.


Türk dilini başka dillerin egemenliğine karşı koruma göreviyle yükümlü olanlar yönetimlerdir. Her ülke, kendi ana diliyle eğitim ve öğretimini yürütür. Bu, devlet olmanın, bağımsız ulus olmanın bir gereğidir. Farklı dillerle, yabancı dillerle eğitim ve öğretim yapan devletlere, sade.ce eski sömürge uluslarında rastlıyoruz. Buralarda ana diller tahrip edilmiş, eğitim/öğretim dili olmaktan uzaklaştırılmıştır. Ama bu, sömürge politikaları sonucu bir durumdur.


Türkiye’de, cumhuriyetten bu yana ilkokuldan üniversiteye kadar, eğitim ve öğretim dili daima Türk dili olmuştur. Yabancı dille eğitim ve öğretim yapan yabancı okullar, yasalar ve anlaşmalar ile sınırlanmıştır. Türk dilinin, bilim dili olması yolunda büyük mesafe kazanılmıştır. Ne var ki, bu tutum son dönemlerde hızlı bir biçimde değişmiştir. Hem de, akıl almaz gerekçelerle. Eğitim ve öğretim bu ülkede, ana dil yerine, büyük ölçekte yabancı dil üzerine yaslatılmıştır. Böylece, bu yöntem ile, çocuklarımıza, yabancı dil öğretmiş olacakmışız!… Türk dili, bilim dili olamazmış!… Bu görüşleri ileri sürenler de, hiç şüphesiz, yabancı dil öğretme işi ile, yabancı dil ile eğitim/öğretim yapma arasındaki farkı çok iyi biliyorlar. Ama bu akıl almaz tutumu, ısrarla sürdürüyorlar.


Bu tutum, Türk eğitim politikasına egemen görünüyor. Böyle olduğu için de, devlet, kendi eliyle kurduğu ve açtığı pek çok yeni eğitim kurumundan Türk dilini kapı dışarı etmiştir. Bu, dünyada inanılması güç bir olgudur; eşi yoktur.Üniversitelilerimiz, yabancı dillerle eğitim/öğretim yapan kurumlara dönüştürülmeye yöneldi. Bu nasıl bir zihniyettir ve nasıl bir Türk dili düşmanlığıdır ki, bin bir kisve altında, eğitim kurumlarımızda bile ana dilimizin etkinliği kırılmak isteniyor.


Bunlara neden böyle davrandıklarını sorarsanız; şüpheniz olmasın savunmalarını size, “çağdaşlık” arkasına sığınıp yapacaklardır. Doğrudan, veya dolaylı biçimde satımını sağladıkları yabancı dille yazılmış eğitim/öğretim malzemelerinin tatlı kârlarından asla söz etmeyeceklerdir. Farklı kültürlerin misyonerlik görevini yaptıklarını da kabul etmeyeceklerdir. Bunlara sorarsanız, pek çoğu “Atatürkçü” olduğunu söyleyecektir. İnsanlarda izan ve vicdan olmayınca, ihanetine en mukaddes değerleri de kalkan etmeye cüret edebildiğini, bu tiplerde görmek mümkündür.


Bu tipler, yalanları ve Türk diline karşı ihanetleri ile millet önünde, tarih önünde, sadece tıynetlerini tescil ettirmektedirler. Bu ülke, her konuda olduğu gibi Türk dili konusunda da, gerçek bir zihniyet devrimi yaşayacaktır ve Türk dili, Türkiye’deki tüm eğitim/öğretim kurumlarında tek egemen dil olma konumuna yükselecektir.21


Yabancı dil öğretme yetersizliği, bir ulusun dilini, kendi eğitim/ öğretim kurumlarında yok sayarak aşılamaz. Böyle bir ihanetin adı, yabancı dil öğretmek olamaz. Bunun anlamı, sadece Türk milletine karşı, geleceğe dönük, hazırlanmış bir ihanet hareketi olabilir.


Her ülkenin eğitimi, milli olmak zorundadır. Bu bir ulusun, “olmazsa olmazlarından en önemlisidir. Bu, bir ulus, bir devlet için, hayati bir var olma sorunudur. Eğitim/öğretim, her ülkenin ana dili ile olur. Bu nedenle, M. Kemal Atatürk, bu konuda çok hassastır:


“Millî eğitimi esas aldıktan sonra, onun dilini, usulünü, araçlarını da millî yapmak zorunluluğu tartışmadan uzaktır”.22


Bunu söyleyen Atatürk, Türk ulusu için, bu kaçınılmaz gerçeğe işaret ediyor. Eğitimin millî, yani Türkçü olmasında ısrar ediyor. Şimdi soruyorum: Türkiye’de açılmış bulunan eğitim ve öğretim kurumlarının tamamında bugün Türk dili egemen midir?


Atatürk, bir Türk milliyetçisi idi. Ve bunu göğsünü gere gere söyleyebiliyordu. Türklüğü ile övünüyor, Türk ulusu için düşünüyor ve Türk ulusunun geleceği sağlam temellere otursun diye uğraşıp, ömür tüketiyordu.Oysa gelenler ne yapıyor? Türk dilinin bağımsızlık alanlarını yabancı dillere açıyorlar. Ne adına? Yabancı dil öğretme adına. Dünyada bundan daha komik, daha gülünç bir misyon savunması olabilir mi? Bu kafalar, Türk ulusu için çizilmiş bulunan sır/hedef/strateji gibi mukaddes kavramlar üzerine gerekli ve yeterli özeni gösterebilir mi, bu gerçeği düşünebilir mi? Burada, bu durumda hangi seciyeden, hangi karakterden söz edebiliriz? Cumhuriyetin dayanağı olan Türk halkına Türklüğünden, kimliğinden söz ettirmek istemeyen bir zihniyetin, bir ihanet elinin vatan sathında dolaştığını ve melanetlerini işlediğini, sinsi propagandasını yürüttüğünü görüyor ve her Türk vatandaşı gibi hissediyorum.


Hiç kimse, özel hesaplara ve çıkarlara dayalı düşüncelerini Atatürk’ün arkasına saklayıp bu halka dayatma hakkına sahip değildir. Hiç kimse, kendi özel hesaplarına, veya ait oldukları odaklara dayalı düşüncelerini, görüşlerini, Atatürk böyle düşünüyordu, diye topluma, Türk ulusuna yutturmaya kalkışamaz; buna izin verilemez. Atatürk, düşüncelerini, Türk ulusuna berrak bir Türkçe ile ifade etmiştir ve anlaşılmayacak bir sözü de yoktur. Atatürk, bir Türk milliyetçisidir. O, kendi deyimiyle, milli siyasete, yâni Türkçülük siyasetine önem verir. Türklük bilincine, ulusal bilince, ulusal kimliğe ve ulusal kültüre önem verir ve bunları göz diktiğimiz en yüksek ülkü sayar. Devlet hayatımızda, fikir hayatımızda bu görüş ve düşünceler bugün lime/lime edilmiştir. Bu duruma göz yumanlar, bu yıkıcılara oyun alanları sunanlar, hangi yüzle M. Kemal Atatürk’ten söz edebilir? Bu yanlışları, bu ülkede, mutlaka ulusal bir zihniyet devrimi düzeltecek, doğrulan yerine oturtacaktır. Bu ulusal zihniyet devrimini Türk parlamentosu, bekamız için yapmak zorundadır.


Bir ülke düşünün, ilk, orta, lise meslek okulları ve üniversiteleri, ana dil ile eğitim ve öğretim hassasından, seciyesinden uzaklaştırılıyor. Bir ülke düşünün; ilk ve orta eğitim kademeleri, hedef ve çizilmiş temel işlevlerinden koparılıp, farklı mecralara yöneltiliyor. Tevhid-i Tedrisat deliniyor. Bir ülke düşünün, hepsi üniversiteye öğrenci hazırlayan bin bir çeşit liseye sahip bir ahtapot yaratıyor. Ülkede mevcut orta öğretim kurumlan kendi haline bırakılıyor ama, bu ahtapotun gelişmesi için önü açılıyor. Meslek okulları ülke ihtiyaçlarını karşılamak yerine, üniversiteye öğrenci yetiştirmeye yöneltiliyor. Lise yetmemiş, Anadolu lisesi, süper lise ve daha bir sürü tip yabancı dille eğitim/öğretim yapan kurum üniversiteye öğrenci yetiştiriyor. Eğitimi, ülke ihtiyaçlarına göre planlama rafa kalkmıştır. Milli amaçlar ve hedefler kaybolmuştur. Ve şimdi, inanılmaz bir eğitim kaosu içinde, ülke kaynaklarını, çocuklarımızı ve geleceğimizi tüketiyoruz. Ortaya çıkan olaylar, dehşet manzaraları çizmeye başlayınca da, bu kurumlan kimse denetlemiyor mu, müfredatlar izlenmiyor mu, diye yakınıyoruz. Bu ülke, nasıl bir ülke oldu? Bu nasıl bir millî eğitim politikası, bu nasıl bir ülke planlamasıdır, diye hesap sorulmuyor. Ülkenin bu başı bozuk eğitim çıkmazından, millî karakteri parçalanmış halinden kurtarılması şarttır.


M. Kemal Atatürk diyor ki:


“Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz eğitimin sınırı ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz: 1- Milliyetine, 2- Türkiye devletine, 3- TBMM’ne düşman olanlarla mücadele lüzumunu”.23


Bunlar öğretiliyor mu, yapılabiliyor mu? Bunlar yapılabilseydi, acaba gençlerimiz boşu boşuna birbirini kırıp döker miydi? Acaba yaşadığımız bu kara tablolar karşımıza çıkar, ülkeyi meşgul edebilir miydi? Bu*ülkede üç paralık çıkarları için kimi insanlar, ulusun geleceği olan çocuklarımızı tüketme, geleceğimizi karartma hakkına sahip olmamalıdır.


Şimdi, din konusuna dönmek istiyorum. Hemen ifade edelim ki, M. Kemal Atatürk’ü bu noktada en çok eleştirenler, eski ihanet şebekelerinin artıkları, beslemeleridir. Bu eleştirilere karşılık, Atatürk’ü bilinçli biçimde dine karşıymış gibi göstermeye ve böylece bu çatışma ortamını diri tutmaya, ulus ile arasındaki bağı tahrip etmeye çalışan bir başka çevre daha vardır. Bu iki çevre, ülkemizde, birbirlerine düşman gibi görünen melanet ikizleridir. Bir diğerine malzeme yaratır. Bu iki çevre, M. Kemal Atatürk’e düşmandır. Çünkü, her ikisi, de milletimize millî siyasetimize, millî devletimize, kimliğimize düşmandır. Din adına bezirgânlık yapanlar ile, çağdaşlık adına bezirgânlık yapanlar, bu çevreleri oluşturur. Hiç birinin ne din ile, ne çağdaşlık sorunu ile doğrudan işleri vardır. Yüklendikleri ve geçimlerini sağladıkları misyon için görev yaparlar. Onlar, Türk toplumunda yeşertilen kötülüklerin kaynağıdır. Böyle oldukları için, hepsinin fesat yuvalan M. Kemal Atatürk tarafından kapatılmıştır. Ama bugün anlaşılıyor ki, bu fesat yuvaları yer altında iyi saklanmışlar ve uygun ortam bulunca, yer üstüne çıkıp melanetlerini yeniden örmeye, uygulamaya başlamışlardır.


M. Kemal Atatürk niye din düşmanı olsun? Neden İslamın düşmanı olsun? Bunu aklı başında, vicdanı ve izanı olan bir Türk, bir Müslüman Türk söyleyebilir mi? Ezan nerede, namaz hangi şartlar altında kılınır? Türk halkına, ulusumuza bu imkânı kim sağladı diye düşünür insan. Bir insanda vicdan karalığı bu denli ağır olabilir mi? Ama, olabiliyormuş.


M. Kemal Atatürk, din hakkında nasıl bir tutum sahibidir, diye insan merak eder. Sözlerini arayıp bulur, öğrenir. Bakın Atatürk, din hakkında, dinimiz hakkında, İslamiyet hakkında ne diyor:


“Bizim dinimiz en makul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur”.24


Bu sözün ve inancın sahibi bir insanı, bir devlet kurucusunu, din düşmanı gibi göstermek sadece ihanet ile, Türk devletine düşmanlık ile eş anlamlı kabul edilebilir. İslam dini hakkında böyle düşünen Atatürk, bakalım din adamları için ne düşünüyor:


“Milletimizin içinde gerçek din âlimleri, âlimlerimiz içinde milletimizin gerçekten iftihar edebileceği din bilginlerimiz vardır. Fakat bunlara mukabil, ilmi kıyafet altında ilim gerçeğinden uzak, gereği kadar okuyup öğrenememiş, ilim yolunda yeteri kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller de vardır. Bunların ikisini bir birine karıştırmamalıyız.”25


Bu sözlerde din düşmanlığı, veya din adamı düşmanlığı var mı? Ama, cehalet düşmanlığı var. Dinimiz cehalete karşı değil mi? Bu cehaleti ortadan kaldırmak isteyen, aydın din adamları yetiştirmek için ilahiyat fakültesi, dini terbiyeyi takviye edecek mektepler açan bir adam, din düşmanı, din adamı düşmanı olabilir mi? Sadece cehaletten yararlanıp, din adına çıkar sağlayan çevreler, M. Kemal Atatürk’e düşman olabilir. Bugün iyice palazlanan bu çevreler, artık işlerinde profesyonelleşmiştir. Din ticareti ile siyaset yapmaktadırlar. Halkımızın dinî inançlarını sömürüp, servet üstüne servet katmaktadırlar.26 Benzer hempaları ile, yani karşıt ikizleriyle iş bölümü yapıp, Türk halkını laik/antilaik, dinî ve etnik kamplara bölüp çatıştırma, millî devleti yıkma hesapları yapmaktadırlar. Her türlü bölücü akım, o çevreler arasında kendine yer ve destek bulabilmektedir. Aslında bunlar, İslama da, Allah’a da karşıdırlar. Cehalet gözlerini ve vicdanlarını kör etmediyse, ulusa ve devlete karşı ihanet ihtirasları onları, gerçeği göremez hâle getirmiş, demektir.


Kur’an’ın akla, mantığa, bilime uygun bir ilahî kitap olduğu, bilime aykırı hiç bir bilgi ihtiva etmediği günümüzde de kanıtlanmıştır. Atatürk, bu gerçeği göreli yıllar olmuş ve bu gerçeği, daha önce söylemiş ise, hata mı yapmıştır? Bu din düşmanlığı mıdır?


Tarih, veya zaman, dinamik bir akış halindedir. Bilgi değişir, anlam değişir, teknoloji değişir, kısaca, her çağda, dünyanın bilgi düzeyi değişir. Ama bu gerçeği anlamada idrak zaafı gösteren ne îslâmı, ne Kur’an’ı, yâni ne Allah’ın sözünü, ne de, Atatürk’ün “Hayatta hakikî mürşit ilimdir” sözünü gerçek anlamda kavrayabilir.


Şimdi, bu din bezirganlarına soruyorum. İşte size mukaddes kitabımız Kur’an’dan bir Allah sözü, bir âyet: “Her çağın bir kitabı vardır”(Sure 13/Ayet 38).21 Ammenna, inanıyoruz ki Kur’an, Tanrı’nın bize gönderdiği son kitap, son buyruk. Peki, bu sözün anlamı ne acaba? Bu sözü “her çağda bir kitap gelecek”, diye mi anlayacağız. Bu mümkün değil. Öyleyse burada, bize söylenmek istenen farklı bir gerçek bulunmaktadır. O da şudur: “Ey insanlar, beni her çağda, her yüz yılda o yüzyılın eriştiği bilgi düzeyi ile yeniden okuyup anlamaya çalışın”. Bu âyette, dinimizin, kitabımızın akla, bilime, mantığa uygunluğunu bize gösteren Allah. Bu gerçeği, yıllar önceden yakalayıp herşeyin önüne bilimi, tekniği, aklı yerleştirmeye ve bizi, yürüyeceğimiz yolda aydınlatmaya çaba gösteren O’nun kulu bir insanı anlamak ve takdir etmek yerine, Atatürk’ü haksız yere karalamaya kalkışanları, O’nu din düşmanı gibi göstermeye çalışanları, cehalet bezirgânlığına kaçıp ticaret ve siyaset yapanları ne Allah, ne de Türk ulusu affeder. Hele dinî siyaset malzemesi, bir yerlere gelme aracı gibi kullananlar, toplum içinde bu yolda fitne çıkarıp, karışıklıklar yaratıp bundan medet umanlar, emin olunuz, önce Allah’ın sonra da Türk ulusunun sillesini yiyeceklerdir.


Burada birkaç söz de, iktisadî hayat ile ilgili söylemek istiyorum. İktisadî kalkınmanın temeli, yüksek düzeyli eğitim, bilim ve teknolojidir. Savunma ve hizmet sanayiinde, teknolojide bağımsız olmanın yolu, iktisadî kalkınma hamlesini gerçekleştirmeden geçer. Tam bağımsızlık demek, bu kalkınmayı gerçekleştirmek demektir. O’nun izlediği iktisadî politikalardaki devletçilik, bugün kimi çevrelerce eleştirilmektedir. Oysa bu devletçiliğin eleştirilecek yeri olmadığı, aksine gerekli olduğu ortaya çıkmıştır. M. Kemal Atatürk, delet ve özel teşebbüsün yer aldığı bir iktisadî hayat çizmiştir. Ama, O’nun devletçilikten anladığı, ideolojik devletçilik modellerinden farklıdır. O, kalkınmada karma ekonomiden yanadır. Çağımızda, gerçek iktisat bilimcilerinin kabul ettiği bu vazgeçilmezliği, O, yıllar önce tesbit etmiş ve uygulamıştır. O’nun tesbitleri, dünya ekonomi modellerinin yaşadığı krizler dikkate alınarak yapılmış bir ulusal modele dayanır. Böyle olduğu için de, kimi köşe yazarlarımız, dünyadaki ekonomik modellere, politikalara ve uygulamalara bakarak bugün “hoşgeldin karma ekonomi” diye yeni ekonomik gelişmeler üzerine değerlendirmeler yazıyorlar.


M. Kemal Atatürk, ekonomik kalkınmayı Türkiye için kaçınılmaz görüyor ve şöyle diyor:


“Ekonomik kalkınma Türkiye’nin hür, bağımsız, daima kuvvetli, daima daha müreffeh Türkiye ülküsünün bel kemiğidir”.28


Türkiye için bu denli hayatî bir konu, elbette kendi başına bırakılacak bir konu değildir. Devletin elini uzatması, düzenleyici olması, ekonomi içinde yer alması bir zarurettir. Dünyanın hiç bir yerinde, devletler, ekonomik hayatın dışında bulunmaz, hepsi içindedir. Sadece, ekonomi içinde bulunma modelleri ve politikaları farklılık gösterir. Türk devletine, ekonomik hayat içinde Atatürk’ün biçmiş olduğu rol de, kendine özgü bir modeldir. Ve o, bu durumu şöyle açıklıyor:


“Devletçiliğin bizce mânâsı şudur: Fertlerin husûsî teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak”.29


Burada yanlış var mı? Yanlış, olgunun özelliğini anlamadan, bilmeden ahkâm kesmektir. Sır, hedef ve strateji nosyonu olmayanlar ile ülke sorunlarına doğru çözüm bulmak son derece zordur. Çünkü, onlar, ülke sorunlarından ziyâde, özel hayalleriyle yaşarlar, ahkâm yürütürler.


Dünyayı vitrinlerden seyredip, kurmuş oldukları hayalleri ülke gerçeği gibi algılayanlardan M. Kemal Atatürk’ün medeniyet ufkundan Türkiye’yi nasıl bir güneş gibi yeniden yükseltmek istediğini anlamalarını bekleyemeyiz. Bu ülkede, kimseye benzemek istemeyen, sadece kendine benzemek isteyen; eşitler arasında en eşit ülke olmak için mücadele edenler,M. Kemal Atatürk’ü ve düşüncelerini doğru anlayabilirler. Çünkü, onlar, Atatürk’ün belirlediği Türk odağından dünyaya bakarlar.


İçinde bulunduğum sınırlı zamanda, Atatürk’ün, kültür/medeniyet anlayışı ve tam bağımsızlık stratejisi üzerine söylemiş olduğu sözlerden, yapmış olduğu tanımlardan anlayabildiklerimi sizlere sunmaya çalıştım. Atatürk’ün, ne bu konudaki; ne de, sır, hedef ve tam bağımsızlık stratejisi konularındaki görüşlerini yeterince size yansıttığımı sanıyorum. Ama bu bir denemedir. Bu denemede, Atatürk’ün hayatı boyunca değişmez çizgisinin anahatları sunulmaya çalışılmıştır. Sözlerimi, burada bitirmeden önce bir kere daha belirtmek isterim ki, Atatürk, kendi ifadesiyle, bir Türkçülük siyaseti takipçisi, bir Türk milliyetçisidir. Ben de bu görüş üzerinde yürümeyi, düşünmeyi, çalışmayı ve dünyayı onun belirlediği sır/hedef/strateji üçgeninden görmeyi ve yaşadığım sürece bu ölümsüz türküyü anlatmayı kendime en mühim görev sayıyorum. O’nun gibi olmak mümkün değil, ama, O’nun çizdiği izden gitmek, izlediği politikayı, sır ve stratejiyi takip etmek ve ulusumuz için dünyaya, hep bu hayatî üçgenden bakıp geleceğimiz için çalışmak mümkündür, diye düşünüyor ve inanıyorum.
Sözlerimi, Atatürk’ün, Cumhuriyetin 10. Yıldönümü nedeniyle 29 Ekim 1933 yılında Türk milletine ünlü hitabında söylediği şu sözlerle tamamlıyorum: “… Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. .. asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti bundan sonraki inkişafiyle âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır… Ne mutlu Türküm diyene!”


Ne mutlu, bu hedefi gerçekleştirecek yönetimlere, gelecek kuşaklara!


Ne mutlu, yepyeni, herkesten ileri ve kendine özgü, kendi yaratıcılığına dayalı bir Türk medeniyetini insanlık tarihine armağan edeceklere.


Ne mutlu Türk kuşaklarına!…

Prof. Dr. Dursun Yıldırım
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 39, Cilt: XIII, Kasım 1997

Dipnot
1 Bu konuşma 11.06.1997 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı Orduevi Konferans Salonunda yapılmıştır. Bu konuşmaya geçmeden önce aşağıda yeralan cümlelerle söze başlanmıştır:
“Değerli komutanım, değerli dinleyicilerim!
Sözlerime, Atatürk’ün 29 Ekim 1938 yılında Cumhuriyetin 15. yıldönümü nedeniyle Türk Ordusu’na söylediği sözler ile başlamak istiyorum. Şöyle diyor: “… Türk vatanını ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dâhili ve hârici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an yapmaya hazır ve âmâde olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inanç ve itimâdımız vardır.”Şu anda Türklüğün bu mukaddes ocağında, sizlere, O’nun ile ilgili konuşma yapacağımdan dolayı büyük bir heyecan içinde bulunduğumu bildirmek istiyorum. “Konuma geçmeden önce, Tanrı’dan ülke güvenliği için şehit düşen askerlerimize rahmet, çarpışan ordumuza muzafferiyet diliyorum. Burada sunacağım konuşmayı sabitleştirmek açısından yazıya aldım. Düşünceler, sadece beni bağlar. Sorular olursa, yanıt vermeye muntazırım…”
2 M. Kemal Atatürk, bu kavramı şöyle tanımlar: “Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek manasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz” (Nutuk C.II, 1st. 1961, sh.623-624).
Türkiye, acaba bu hedefe ulaştı, denebilir mi? Savunma sanayinde, sivil sanayi alanlarında yüksek teknoloji üreten ve bu yeteneği sürdürülebilir bir düzeye çıkarmış ve hedefine erişmiş bir ülke diye tanımlayabilir miyiz? Böyle bir hedefe ulaşmış bir ülke, örtülü veya örtüsüz ambargolar ile karşı karşıya getirilebilir mi?
3 M. Kemal Atatürk, 1919 yılında, Samsun’a çıkmasından üç gün sonra Sadaret’e gönderdiği raporda şunları kaydeder: “Millet, birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır.” (U. Kocatürk, Atatürk, Ankara, 1987, sh. 18).
4 Türk Ocakları ve Atatürk, Ankara 1993, s.6.
5 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.II, Ankara, 1959, s.143.
6 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. V, Ankara, 1972, s . 114.
7 A.g.e. s.83.
8 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.II, Ankara, 1959, s. 126.
9 Nitekim, kendisine bu konuda soru soran Amerikalı gazeteci Miss Ring’e Atatürk şu kesin cevabı verir: Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye, ne Amerikalılaşacak, ne Batılılaşacaktır; o, sadece özleşecektir” (D.Yıldırım, “Atatürk ve ‘Yeni Bir Güneş Gibi Doğma Kavramı”, Milli Kültür, 1981, C. 11, s.7).
10 Türk Ocakları ve Atatürk, Ankara, 1993, s.6.
11 A.g.e., s. 11.
12 A.g.c, s.386.
13 Bu konuda Atatürk diyor ki: “Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de, sizden sonrakilere benim bu sözümü tekrar ediniz” (Ulus Gazetesi, 12.12.1935).
14 Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, C.I, Ankara, 1964, s.573.
15 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.I, Ankara, 1945, s.365.
16 A.g.e., s. 307..
17 A.g.e., s. 386.
18 Atatürk, sanki bu tür eleştirilerin yapılabilirliğini görmüş ve ön almıştır: “Gözlerimizi kapayıp yalnız yaşadığımızı farzedemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile ilgisiz yaşayamayız… Bilâkis ileri, uygar bir millet olarak uygarlık sahasının üzerinde yaşayacağız; bu hayat, ancak ilim ve fen ile olur” (U. Kocatürk, a.g.c, s. 140). Bu açıklamaya nasıl bir “tecrit” anlayışı ya-kıştırılabilir?
19 Türk Ocakları ve Atatürk, Ankara, 1993, s. 6-7.
20 U. Kocatürk, a.g.e., s. 164-165.
21 Atatürk diyor ki: “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancılar diller boyunduruğundan kurtarmalıdır”. Gelin görün ki, eğitim kurumlarımız bugün, ülke genelinde yabancı dil ile eğitim/öğretim istilası ile karşı karşıya bırakılmıştır.
22 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, Ankara, 1959, s. 198.
23 U. Kocatürk, a.g.e., s. 161.
24 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.II, Ankara, 1959, s.90.
25 A.g.e., s.144.
26 Nitekim, din konusunda mücadele edilmesi gerekenleri sıralarken, yine bir millet için dinin gereğini vurgular: “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki; din, Attan ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir”. (U.Kocatürk, a.g.c s. 182).
27 MA. Lahbabî, Kapalıdan Açığa (Tercüme B. Yediyıldız). II. Basım, Ankara, 1996, s. 217.
28 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.I, Ankara, 1945, s. 383.
29 U. Kocatürk. a.g.e., s. 67.

22 Ocak 2011 Posted by | Atatürkçülük(Kemalizm) | Yorum bırakın

ATATÜRK’ÜN AYDINLIĞI

Ülkemiz içten ve dıştan gelen baskılarla sürekli olarak yıpratılmak istenmektedir. Emperyalist güçler ve yerli işbirlikçileri, ülkemizin güçsüzleşmesi, parçalanması ve bölünmesi için var güçleriyle çalışmaktadırlar. Amaç Lozan Antlaşması ile kazandıklarımızı, yeniden Sevr Antlaşması ile ele geçirmektir. Emperyalist güçler, kendilerini ilk kez yenilgiye uğratan Mustafa Kemal Atatürk’ten intikam almanın ateşiyle yanmaktadırlar. Bu yüzden Kemalizm’i terk etmekten, Atatürk’ün resimlerini indirtmeye kadar birçok koşullar öne sürmektedirler. İnsanlarımızın içinden Atatürk sevgisini söküp, atmaları için büyük uğraşlar vermektedirler. Atatürk silinince, ülkemizin paylaşılmasının kolay olacağını düşünmektedirler.
2002 yılının sonlarında iktidara gelerek, ülkemizi refaha kavuşturduklarını söyleyenler, sürekli olarak kendilerinden önceki dönemleri eleştirmektedirler. Eleştirilerin ardında Atatürk’ün dönemi de var, ama bunu şimdilik tüm açıklığıyla söylemekten kaçınıyorlar. Bu dönemde Atatürk’e ve laik cumhuriyetimize karşı yapılan hakaretler büyük boyutlara ulaşmıştır. Ancak hukuk insanları bile bu yapılanlar karşısında sessizliklerini korumaktadır.
Mustafa Kemal Atatürk, çürümüş ve çökmüş bir imparatorluğun sömürgeye dönüşmüş topraklarında, emperyalistlere karşı savaş kazanarak, tam bağımsız çağdaş bir cumhuriyet kurmuştur. On beş yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirdiği eşsiz devrimlerle Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın en modern ve gelişen ülkeleri arasında yerini almıştır. Atatürk’ün ölümünden sonra ülkemizi yöneten siyasi iktidarlar, özellikle çok partili düzenle birlikte Kemalist ilke ve devrimlerden ödün vermiştir. Günümüz siyasi iktidarı tarafından cumhuriyet sorgulanmaktan çıkarılmış, artık yargılanmaya başlamıştır. “On Kasım’da sap gibi ayakta durmaya gerek yok” diyenlerin yönetiminde artık Atatürk’e karşı hakaret olağan karşılanmakta, Atatürk’ün anma programları bile iptal edilebilmektedir.
Günümüzde Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin değerleri yıpratılmaya çalışılmakta, yapılan sahte dayanaklarla gerçekler çarpıtılarak, toplum yanlış yönlendirilmek istenmektedir. Sahte demokrasi şemsiyesi altındaki fikir özgürlüğü söylemleri ile yetişen genç kuşakların kafalarında Atatürk ve cumhuriyet devrimlerine yönelik bilgi kirliliği yaratılmaya çalışılmaktadır.
Bir televizyon programında çoksesli müziğimizin yüz akları olan ve müzik dünyasında Türk Beşleri olarak anılan Cemal Reşit Rey (1904-1985), Ulvi Cemal Erkin (1906-1972), Hasan Ferit Alnar (1906-1978), Ahmet Adnan Saygun (1907-1991) ve Necil Kazım Akses (1908-1999) için bazı kendini bilemeyenler, ağır hakarette bulunmuşlardır. Bütün çağdaş dünya Türk Beşleri’ni bağrına basarken, bazı kendini bilmeyenler devrim karşıtlığına destek olmak adına hakaret etmekten çekinmemektedirler. Mustafa Kemal Atatürk’ün izinde olan müzik ve sahne sanatlarının sarsılmaz devrimcileri Türk Beşleri, ülkemizde klasik müziğin gelişmesine öncülük etmişler, verdikleri eserlerle, yetiştirdikleri müzik insanlarıyla hem ülkemizde, hem de dünyada beğeni ve sevgi kazanarak, çok saygın bir yer elde etmişlerdir. Müzik dünyasının Türk Beşleri için hakarete varan sözcük kullanmanın altında, Atatürk’ün aydınlanmacı politikalarını karalama çabası vardır.
Ülkemiz, ABD ve AB’nin kıskacında, ılımlı İslam cumhuriyeti çığlıklarıyla bir ortaçağ karanlığından geçmektedir. ABD ve AB’den çok, ABD ve AB’ci olmak isteğinin ülkemizi getirdiği karışık durum ortadadır. Aynı şekilde Araptan çok Arap olmak sevdasının ülkemizi getirdiği karanlık gelecek de ortadadır. Çağdaş dünyaya kendi kimliğimizle ve Atatürk’ün aydınlık yoluyla ulaşacağımız bilinmelidir. Hiçbir güç Atatürk ilkelerine ve devrimlerine karşı gelemeyecektir. Hiçbir güç Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlığının karşısında duramayacaktır.
Emperyalist güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin çabaları boşunadır. Atatürk’ün ışıltılı yolu ve eşsiz Altı Ok’u, ülkemizin geleceği için, aydınlık ve refah dolu günleri müjdelemektedir. Tüm yurtseverlerin bilinçli ve kararlı örgütlenmesiyle, bu sıkıntılı günler kısa sürede aşılacaktır.

Suay KARAMAN(Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri)

03 Ocak 2011 Posted by | Atatürkçülük(Kemalizm), genel | Yorum bırakın

ATATÜRK’ÜN SOSYAL FABRİKA PROJESİ

Küba lideri Castro ve Arjantinli devrimci Che’nin Atatürk’ün bağımsızlık ruhundan, antiemperyalist önderliğinden etkilendiklerini gördükten sonra, şimdi de günümüzün Venezulla lideri Hugo Chavez’in Atatürk devrimlerinden etkilendiği gerçeğini kamuoyuyla paylaşacağım.
Hiç korkmayın, bizim sahte solcular hemen yarın “Chavez Atatürk’ten etkilenmedi!” diye yazı yazar, öbür gün de televizyonlarda boy gösterirler. Ama onlara tavsiyem Banu Avar’ı aramalarıdır. Ulaşmaları çok daha kolay olur!..

BANU AVAR’I ŞAŞIRTAN GERÇEK
Sevgili arkadaşım, değerli dostum gazeteci-yazar Banu Avar, bilindiği gibi sadece Türkiye’nin en önemli aydınlarından biri değil, aynı zamanda dünyayı da en iyi tanıyan gazetecilerden biridir. Kendisi, Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya, Orta Doğu’dan Latin Amerika’ya dünyanın birçok ülkesini gezen çağdaş bir gezgindir…
Banu Avar’ın gittiği ülkelerden biri de Venezuella’dır. Avar’ın Venezuella’da gördüğü bir tablo ise, “sahte solcularımızı” çok kızdıracak, hatta günlerce kara kara düşündürecek türdendir… Çünkü Banu Avar’ın gördükleri, Venezuella’nın antiemperyalist lideri H. Chavez’in de Atatürk’ten, Atatürk devrimlerinden etkilendiğini kanıtlamaktadır.
Şimdi Banu Avar’a kulak verelim:
“Şehri göreceğimiz tepeye doğru tırmanırken, Kemal Atatürk tabelasını geçince şaşırdım ki, tepeye geldik. Genç kız rehber heyecanla ‘şu fabrikayı görüyor musun? yanında nikah salonu, şu sağlık ocağı, şu okul onun arkasındaki de bizim ev.’ ‘Eeee ,dememe kalmadı’ Rehber ‘Biz buna ATATÜRK modeli’ diyoruz’ diye yapıştırdı.”
Venezuella’da bu gördükleri ve duydukları üzerine duygulanan Banu Avar: “Venezuella tepesinde tüylerim diken diken, gururum tavan yapmıştı…” diyerek anlatmıştır heyecanını…
Peki ama, Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Venezuella’da “Atatürk Modeli” diye adlandırılan bir fabrikanın ne işi vardı?
“Atatürk Modeli Fabrika” da nedir?
Türkiye’de bu fabrikadan var mıdır?
İşte bütün bu soruların cevaplarını verebilmek için şimdi hep birlikte Nazilli’ye uzanalım!
CUMHURİYETİN DEV PROJESİ: NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI
Venezuella’daki “Atatürk Modeli Fabrika’ya” esin kaynağı olan fabrika, 1937’de Atatürk tarafından açılan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’dır. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Atatürk’ün kafasındaki “Sosyal Fabrika Projesi’nin” ilk uygulaması olması bakımından çok önemlidir. Atatürk’ün kafasındaki fabrika, sadece üretim yapılan bir mekan değil, aynı zamanda “ar-ge” çalışmalarının yapıldığı bir labratuvar, eğitim verilen bir okul, her türlü sanat ve spor imkanlarına sahip bir kültür kompleksi, kısacası adeta dört dörtlük bir “yaşam alanı”, bir kampüstür. Atatürk, işçilerin yüksek standartlarda, her türlü imkandan yararlandıkları bu “sosyal fabrikaları” Anadolu’nun her yanına yapmayı planlıyordu. Ama bu projesini yaygınlaştırmaya ömrü yetmeyecekti.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, genç Cumhuriyetin Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın ilk önemli eseridir. Sümerbank’ın kurduğu ilk Türk basma fabrikasıdır. Devlet eliyle kurulan ilk basma fabrikasıdır.
Fabrika, Türk-Sovyet ortak yapımıdır. Makineler ve teçhizatların çoğu Sovyetler Birliği’nden narenciye karşılığında alınmıştır. Fabrika kuruluşundaki işçi açığını kapatmak için 120 Sovyet montör ve mühendisi istihdam etmiştir.

Fabrikanın temelleri 25 Ağustos 1935’te atılmış, yapımı 18 ayda tamamlanmış ve 9 Ekim 1937’de açılmıştır. Bina ve makineler dahil, 8 milyon liraya mal olmuştur.
Fabrikanın, 28 bin iğ ve 800 otomatik tezgah ile çalışmaya başlaması ve 2.400.000 kilo iplik işlemesi planlanmıştır. Bununla 20 milyon metre basma imal edilecektir.
Fabrika 15 bin ton kömür yakacaktır.
Fabrika her gün en fazla 2400 işçi çalıştıracak ve ücret olarak senede 1 milyon lira ödeyecektir.
Fabrika, beş kısımdan oluşmuştur: Dokuma bölümü, Basma bölümü, Desen bölümü, Gravür bölümü ve Baskı kısmı…Basma, Desen, Gravür bölümünden geçen kumaşlar, Dokuma bölümünde, yarısı elektronik olmak üzere 768 tezgahta dokunacaktır. Günlük dokuma, 62.000 ile 64.000 metre arasındadır. Baskı bölümünde ise 4 baskı makinesi vardır. Burada farklı renk ve desenlerde günlük ortalama 85.000 metre basma yapılacaktır.
Terk edilmiş çürümeye bırakılmış dokuma makinelerinden biri
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, sosyalist ülkeler de dahil, dünyada görülmemiş bir “sosyal” niteliğe sahiptir. Evet, fabrika kurulurken Sovyet modeli esas alınmıştır, ama genç cumhuriyetin genç mühendisleri Türk devrimine has, çok özgün bir eser ortaya çıkarmayı başarmışlardır. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, 1930’ların dünyasında bir benzerine daha rastlanmayacak kadar özgün bir “sosyo-kültürel” ekonomi projesidir.

İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın şaşırtan özellikleri:

1. Fabrika, balolar, danslar ve partiler düzenlemiştir: 1930’ların ortalarına kadar kadınlı erkekli hiçbir toplantıya katılmamış halk, fabrikanın organize ettiği balolar, danslar ve partilerle sosyalleşmiş, özellikle kadın ön plana çıkmaya başlamıştır.
2. Fabrikada sinema salonu vardır: 1937 yılında 12 bin kişinin yaşadığı bir kentte, bu fabrika bünyesinde 700 kişilik bir sinema salonu açılmıştır. İki defa memurlara, iki defa işçilere ve iki defa da ustalara olmak üzere haftada toplam altı defa film gösterilmiştir
Terk edilmiş çürümeye bırakılmış dokuma makinelerinden biri
3. Fabrika Halkevi kurmuştur: Fabrika “Sümer Halkevi” adıyla bir halkevi kurarak halkı her konuda bilinçlendirmeye çalışmıştır. Bir fabrika bünyesinde açılan ilk ve tek halkevi Sümer Halkevi’dir. Halkevinin şubelerinde çalışanların büyük çoğunluğu fabrika işçisidir. Halkevinin, hazırladığı oyunları sergilemesi için fabrika içinde bir sahnesi vardır. Sümer Halkevi biçki-dikiş kurslarında her yıl birçok genç kız meslek sahibi olmuştur. Halkevi civar köylere geziler düzenlemiş, köylülerin sorunlarıyla ilgilenmiş, köylere ilaç ve sağlık elemanı göndererek hastaların tedavisini sağlamıştır.
4. Fabrikanın korosu vardır: Fabrika çalışanları arasında bir müzik grubu oluşturulmuştur. Klasik müzik seslendiren grup Nazilli, Aydın ve Denizli’de konserler vererek “çok sesli” müziğin Anadolu’da tanınmasını sağlamıştır. Fabrikada yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okuyan bu koro (grup), işçilerin Beethoven zevke ulaşmalarını sağlamıştır. Fabrikada, çalmayı bilen işçilerin kullanımlarına açık bir de piyano vardır.
5. Fabrikanın hamamı vardır: Fabrika bünyesinde kurulan bir hamam, hem işçilere hem de Nazilli halkına hizmet vermiştir.
6. Fabrikanın Ressamları vardır: Fabrika bünyesindeki desinatörler belli zamanlarda fabrika dışına çıkarak Nazilli ve çevresinin güzel resimlerini yapmışlardır. Fabrika ressamlarının yaptığı bu tablolar açık arttırmalarda satılmıştır. Resim heykel sergileri de düzenleyen fabrika Nazilli’de güzel sanatların gelişmesini sağlamıştır.
7. Fabrikanın spor kulübü vardır: Fabrikanın bünyesinde kurulan lacivert-beyaz renkli Sümer Spor, futbol, basketbol, atletizm, voleybol, bisiklet, güreş, yüzme, boks branşlarında faaliyet göstermiştir. Fabrika bünyesindeki Sümer Spor futbol Sahası Türkiye’nin ilk “alttan ısıtmalı” futbol sahalarından biridir. Ayrıca yine fabrika bünyesinde, basketbol, voleybol sahaları, güreş minderleri, boks ringi, tenis kortu ve paten pisti vardır. Nazilli’de toplumsal kaynaşmayı güçlendiren “paten eğlenceleri” ve” bisiklet yarışları” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın mirasıdır.
8. Fabrika halka bedava basma dağıtmıştır: Bir sosyal fabrika olarak tasarlanan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, altı ayda bir halka “ıskarta basma” dağıtmıştır.
9. Fabrikada işçi hakları üst düzeydedir: Çok sayıda işçiyi barındıran fabrika işçi haklarına da çok önem ermiştir. İşçi ve Memur Biriktirme Sandıkları, İşçi Ölüm ve Hasatlık Yardım Sandıkları oluşturulmuş, fabrika içinde işçi sağlığını koruyacak 40 yataklı bir hastane, bir eczane bir de labratuvar kurulmuştur. Nazilli’nin kabusu haline gelen sıtma hastalığı fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutulmuştur. İşçilere mesleki eğitim verilen fabrikada ayrıca işçiler için beş sınıflı bir okuma-yazma kursu, daha doğrusu bir küçük okul vardır. Sümer İlköğretim Okulu adlı bu işçi okulunun 980 öğrenciye sahiptir. Ayrıca bir işçi radyosu ve işçi çocukları için 26 yatak ve 40 mevcutlu bir kreş kurulmuştur. İşçiler ve memurlar, fabrikanın hemen önünde özel olarak inşa edilen 264 dairelik ve 1000 kişilik lojmanlarda çok uygun bir ücretle kalırken, bekar işçiler için 350 kişilik bir “Bekar İşçi Pavyonu” vardır. Lojmanda kalamayan işçi ve memurları şehirden fabrikaya taşımak için düzenli seferler yapan GIDI GIDI adı verilen mini bir tren kullanılmıştır. Fabrika işçilerinin yiyecek ve giyeceklerini temin etmek için fabrika bünyesinde bir kooperatif vardır. Fabrikanın, işçilere hizmet veren güzel ve temiz bir fırını, işçi yemekhanesi, memur kantini ve bir de hamamı vardır.
10. Fabrikanın ar-ge bölümü vardır: Daha fabrika açılmadan fabrikada kullanılacak kaliteli pamukların çevrede yetiştirilmesi için 200 adet modern tohum ekme makinesi satın alınmıştır. Yine pamuk işinde kullanılmak üzere birçok modern tarım aleti ve makinesi bölgeye getirilerek çiftçilere dağıtılmış ve bunları nasıl kullanacakları öğretilmiştir. Fabrika içinde mekanik odası, fizik labratuvarı, tarım labratuvarı gibi ar-ge bölümlerinde, fabrikada yapılacak üretimin kalitesini arttırmak için çalışmalar yapılmıştır.
11. Fabrikanın atölyesi vardır: Fabrikanın büyük bir atölyesi vardır. Bu atölyenin demirhanesi, marangozhanesi, dökümhanesi, kaynak ve teneke işleri yapan bir kısmı vardı. Diğer fabrikaların ahşap parça ihtiyacı olan makine vurucu kolları burada yapılırdı.
12. Fabrikanın elektrik ve su santralleri vardır: Fabrika, bir dönem hem kendi elektrik ihtiyacını hem de Nazilli kentinin elektrik ihtiyacını kendi bünyesindeki bir elektrik santraliyle sağlamıştır. Dört kazan ve üç türbinli olan bu santral, 2500 kw gücündedir. Fabrikanın su ihtiyacını karşılamak için bir de su santrali vardır.
İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası… İşte Atatürk’ün “Sosyal Fabrika Projesi”nin ilk uygulaması… İşte genç cumhuriyetin, halkına, insanına, işçisine bakışı…

ATATÜRK NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI’NDA

Türkiye’de devlet eliyle kurulan bu ilk basma fabrikasını 9 Ekim 1937’de bizzat Atatürk açmıştır. Atatürk, Ege manevraları için bölgede bulunan ordu komutanlarıyla ve yöneticilerle birlikte açılışa gelmiştir. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, İkinci Ordu Müfettişi Orgeneral İzzetin Çalışlar, Genelkurmay Asbaşkanı Asım Gündüz, Jandarma Genelkomutanı Naci İldeniz gibi komutanlar ve Trakya Umum Müfettişi General Kazım Dirik ile İzmir Valisi Güleç, Başvekil Vekili Celal Bayar, İsmet İnönü, Afet İnan, Kütahya Milletvekili Recep Peker, Ziraat Vekili Şakir Kesebir, Dahiliye Vekili ve CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya, Nafia Vekili Ali Çetinkaya, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras, Milli Müdafaa Vekili Kazım Özalp, Maliye Vekili Fuat Ağralı, Kültür Vekili Saffet Arıkan, Gümrük ve İnhisarlar Vekili Ali Rana, Orman Umum Muhafaza Komutanı Korgeneral Seyfi gibi nerdeyse devletin bütün askeri ve sivil erkanı tam kadro Atatürk’le birlikte Nazilli’dedir.
Atatürk’ün açılışını yaptığını ilk ve son fabrika olan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın açılışına verilen önem, asker-sivil neredeyse bütün devlet erkanın açılışa katılmasından da bellidir.
Nazilli Basma Fabrikası istasyonunda fabrika yetkililerince karşılanan Atatürk’ün ilerlediği istasyondan fabrika müdüriyet binasına kadar parke döşenmiş yolun her iki yanında halk düzenli bir şekilde sıralanmıştır. Sıraya geçmiş küçük kızlar ellerinde pamuk dallarıyla misafirlerini karşılamışlar ve bunları Atatürk’e hediye etmişlerdir. Fabrika binası ve meydanlar bayraklarla süslenmiştir. Atatürk, yanındakilerle birlikte fabrikaya geldiğinde, mahşeri kalabalık tarafından Halkevi Orkestrası eşliğinde büyük sevinç ve tezahüratla karşılanmıştır. Atatürk halkın bu coşkulu karşılamasına fabrikanın girişindeki müdüriyet binasının balkonundan halkı selamlayarak cevap vermiştir.
Açılışta yapılan konuşmalardan sonra Atatürk, fabrikanın yönetim dairesinden çıkarak iplik dokuma ve halı makinelerinin bulunduğu binaların kapısı önüne gelmiştir. Fabrikanın elektrik santralinin önünde elektrikle aydınlanan bir büstünü gören Atatürk, bir süre bu büstü inceledikten sonra “güzel” diyerek fabrika müdürüne iltifatta bulunmuş ve daha sonra açılışı yapmıştır. Atatürk’ün fabrikayı açmasıyla birlikte 480 makine bir anda çalışmaya başlayarak ilk pamuğu işlemiştir. Tören boyunca bir uçak filosu fabrika üzerinde uçuşlar yapmıştır
Atatürk’ün açtığı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, çok kısa bir sürede Nazilli’nin çehresini değiştirmiştir, Daha önce göç veren Nazilli kısa zaman içinde göç alan bir kent haline gelmiştir. Genç cumhuriyetin çağdaşlaşma projesi kapsamında en erken ve en köklü şekilde aydınlanan kentlerden biri, belki de birincisi Nazilli olmuştur. Nazilli’nin “çağdaşlaşmasında” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın yeri çok büyüktür.

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU’NUN İZLENİMLERİ

7 Ekim 1953’te Nazilli’ye gelen şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazilli’deki değişimi şöyle gözlemlemiştir:
“…Altı saat içinde altı lunapark geçtik… Bir de ne görelim şehir baştan aşağı neon ışıkları içinde. Nazilli dediğin nedir ki, Anadolu’da küçük bir kaza değil mi? Gecenin on ikisinde ışık, elektrik ışığı içinde yüzen bir Anadolu kasabasını görmek insanı nasıl sevindirmez… Nazilli’nin iki yakasını bir araya getiren bir ışık fermuarı taa Basma Fabrikası’na kadar uzanmış. Sarı yerine hafif yeşilimtırak bir ışık. Bu ışığın altında yürüdük. Gayet nazik bir memur, belediye memuru mu polis mi pek anlayamadım, küçük bir çocuğa seslendi; ‘Bu misafiri Gıdı Gıdı’ya kadar götür…’ dedi. Evvele bir mahalle, bir semt adı sandım. Sonra bir şoför, bir arabacı olabilir dedim.Gıdı Gıdı dedikleri bir küçük, bir maskara dekovil tren imiş. Belli saatlerde işçileri fabrikaya taşırmış… Bir kedim olsa ismini muhakkak Gıdı Gıdı koyardım… Birkaç adım ötede aynı ışıklarla donanmış birkaç otel sıralanmış. Burası kaza değil vilayet merkezi diyorum. Burasını bu hale fabrika soktu diyorlar.
Dükkan önünde bir otobüs duruyor, içinden birçok işçi çıkıyor çoğu kadın. Birkaç erkek var. Fabrika’dan dönüyorlarmış. Gece Postası. Pek yorgun görünmüyorlar, ama kına gecesinden de dönmedikleri belli. Telaşsız adımlarla sokaklara dalıyorlar. Çoğu siyah gömlek üstüne beyaz bir başörtüsü sallandırmış. Geniş yollar, ışıklı yollar, ışıklı oteller, gece yarısı açık dükkanlar, dizi dizi okaliptüs ağaçları.
Kışın kapıya dayandığı bu günlerde Pazar yerindeki sebze çeşidi insanı şaşırtıyor… Eski evlerin dışardan çok kalender göründüğüne bakmayın içleri cennet gibi. Derli toplu tertemiz. Nazilli’de bisiklet bolluğu göze çarpıyor. Motosikletler ve takma motorlu bisikletler de var. Bisikletlerin çoğu Basma Fabrikası’nda çalışan işçilerin olmalı. Fabrikanın bir bisiklet garajı var. Yol dümdüz olduğu için işçiler bisikleti benimsemişler.
Fabrikanın Nazilli’ye bağışladığı nimetlerden birisi de bu olmalı. Ne yalan söyleyeyim, sinemada görsem reklamdır derdim. Bana Anadolu’da bir kaza merkezinde işine bisikletle giden beş yüz işçi gördüm deseler kolay kolay aklım yatmazdı.
Fabrikayı gezdikçe işçiler sağlanan imkanları, kolaylıkları gördükçe şaşırdım kaldım. Sıcak, lezzetli, kuvvetli bir yemek. Boyalarla uğraşanlara süt ve yoğurt, işçiler mahsusu hastane, kreş, kantin, alabildiğince geniş bir bahçe, Kantinin üstünde bir havuz. Havuzun içinde bir heykeltıraşın elinden çıktığını zannettiğim bronz bir heykel, bir kadın heykeli. İşçilerden birisi yapmış. Fabrikada bronz döktürmüş. Aman Allah’ım! Akademide bronza değil alçıya bile dökmek nasip olmaz. Bir de gazoz tezgahı kurmuşlar. Geliri, işçilerin spor kulübüne veriliyor. Futbol takımları var. Denizli’de yaptığı maçlarda kimseden geri kalmamış.
İstanbul’da eşine az rastlanır bir boyda bir tiyatro salonu var. Geçenlerde ‘Soygun’u oynamışlar. Şehirde böyle bir salon olmadığı için bazı düğünler burada yapılırmış. Balolarda eksik değil. Benim tarihime üst üste iki tane düştü. Fabrika kuruluşunun 16. yılı iki balo ile kutlandı. Birisinde, fabrika işçileriyle aileleri, ötekinde şehirden gelen davetliler vardı. Birisinde yerli oyunlar oynandı, türküler söylendi. Ötekinde bol bol dans edildi. Her ikisi de geç vakte kadar uzadı.
Fabrika ailesinin toplantısında hiç görmediğim bir oyun oynandı. Bir tarafta Köroğlu türküsü söyleniyor, ortada iki kişi bu havaya uygun adımlarla bir koyun yüzüyorlar. Koyun dediğim de yere upuzun yatmış, kaskatı kesilmiş bir genç. Sıra koyun yüzmeye geliyor. Adamcağızı parçalamadan bir güzel şişiriyorlar. Seninki gayet güzel ölü taklidi yaparken biçarenin parçalarından içeriye bir bardak da bira dökmezler mi! O zamana kadar oyunun bütün kısımlarına büyük ustalıkla katlanan genç, yıldırım hızıyla doğruluyor. Bu kötü şakanın hesabını soruyor. Meğer oyun içinde bir başka oyun varmış.
Fabrikanın sanatçısı olan bir genç mikrofon başında hiç de bayat olmayan esprileri döktürüyor. Fabrikanın bülbüllerini birer birer, mikrofon başında şakımaya davet ediyor! Nazlanmadan geliyorlar. Kimi gazel söylüyor, kimi en ön moda caz havalarından birini… Kimi Köroğlu’na girişiyor. Kimi harmandalına. Sonra her sene bu gece çıkarılan Gıdı Gıdı balo gazetesi dağıtılıyor. İçerisinde gene fabrikalı çocuklardan birisinin yaptığı karikatürler var…”
İşte Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu şaşırtan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası gerçeği… Genç cumhuriyetin en devrimci adımlarından biri… Üretime, istihdama, yatırıma önem veren, kendi halkına güvenen, kendini ve dünyayı bilen çağdaş bireyler yetiştirmek isteyen genç cumhuriyetin mucize eserlerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası…
ZİHNİYET FARKI
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası hakkında çok önemli bir makalesi olan, Yard. Doç. Dr. Günver Güneş’in şu değerlendirmesine katılmamak mümkün müdür:
“Fabrika birçok işlevinin yanında Cumhuriyetin temel kavramlarını halka tanıtan bir köprü olmuştur. Sümerbank bir fabrika olmasının ötesinde bir okul, bir eğitim kurumu, Cumhuriyet öğretilerinin yaşama geçirildiği bir alan olmuştur. Dünya üzerindeki herhangi bir şehirde kurulan bir fabrika, elbette o şehir üzerinde birtakım değişiklikler yapmıştır, Ama hiçbirisinin Nazilli Basma Fabrikası’nın Nazilli üzerinde yarattığı sosyal, kültürel, ekonomik değişimler kadar büyük sonuçlar yaratması mümkün değildir. Çalışanlara her türlü imkanı devlet eliyle verip onları ekonomik refaha kavuşturan bu fabrika, çalışanlarına yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okutup Beethoven dinletecek zevke ulaştırabildiyse, işte bu sözü edilen fabrikanın ne kadar değişik bir felsefeyle yola çıktığının ve bulunduğu yerin halkına neler kazandırdığının açık bir göstergesidir.”
1950’li yılların başında tıpkı yine cumhuriyetin dev eseri Köy Enstitüleri gibi bu fabrikalar da ışık saçmaktadır Anadolu’ya…
Düşünsenize, bu fabrikalardan Anadolu’nun her yanına dikildiğini; Edirne’ye, Manisa’ya, Konya’ya, Tunceli’ye, Diyarbakır’a… Türkiye ne duruma gelirdi! Bugün yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal sıkıntılar yaşanır mıydı? En basitinden Türkiye’yi maddi ve manevi bakımdan her geçen gün biraz daha zora sokan “terör belası” olur muydu? Olsa bile bu boyutta olur muydu?
Türkiye’nin bu gün yaşadığı “ekonomik” ve “sosyo-kültürel” sorunların baş sorumlusu Atatürk’ün ve genç cumhuriyetin kurduğu Köy Enstitüleri, Sosyal Fabrika, Halkevleri, Uçak sanayi, Demiryolu gibi “dev projeleri” ABD istekleri doğrultusuna bir kenara bırakan Atatürk sonrası iktidarlardır.

1950’lerden sonra sürekli kan kaybeden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, son darbeyi 14 Kasım 2002’de yemiştir. Cumhuriyetin dev projelerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Özelleştirme İdaresi’nce bedelsiz olarak Adnan Menderes Üniversitesi’ne devredilmiştir. Fabrika çalışanları da “gözyaşları” içinde Bursa’ya nakledilmiştir. Kapısına kilit vurulan fabrikanın, üniversitenin kullanımı dışındaki büyük bir bölümü, içindeki tarihi dokuma makineleri, araç ve gereçleriyle çürümeye terk edilmiştir. Dünyanın başka bir yerinde olsa en kötüsü “müze” olarak kullanılacak ve milyonlarca turist çekecek bu dev eser, Cumhuriyetin bu dev projesi, bugün Nazilli’de hayvan ahırından bile kötü bir durumda kaderine terk edilmiştir.

Gerçi bugün, işçilerini sosyal haklardan mahrum eden, hatta işçilerini tekme tokat dövdüren bir hükümetin, Cumhuriyetin “sembol” eseri, Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’na daha iyi davranmasını beklemek de doğrusu safdillik olur…
Eee, bizim “sahte solcular”ın kıymetini bilemediği Atatürk’e ve onun dev projelerine gerçek sosyalistler nasıl da sahip çıkıyorlar.
Ne diyebilirim ki! Atatürk Türkiyesi’nin bir ferdi olarak, içim acıyarak “yazık, ama çok yazık…” demekten başka ne diyebilirim ki!
Bu yazımı, Türkiye’nin gerçek Solcularıyla birlikte Tekel ve Kardemir İşçilerine ithaf ediyorum…
Kaynaklar
1. Aslan Buğdaycı, Dünden Bugüne Nazilli, İstanbul, 2001.
2. Atatürk Aydın’da, Aydın, 1981.
3. Aydın İl Yıllığı, Aydın, 1973.
4. Günver Güneş, “Atatürk’ün Nazilli Seyahatleri ve Seyahatlerin Yarattığı Sonuçlar”, Atatürk Haftası Armağanı, Genelkurmay ATESE Başkanlığı Yayınları, 10 Kasım 2004, s.121-135
5. Hulusi Günay, “Nazilli Dokuma Fabrikası” , Yarım Ay, No: 68, 1 İlkkanun 1937, s. 8,9 ve 19.
6. İbrahim Kiraz, Yaşlı Şehir, Nazilli, 2003.
7. L’İlustration de Turquie, İstanbul.
8. Nazilli Basma Fabrikası Gezi Rehberi, Nazilli, 1937.
9. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası Arşivi.
10. Saadet Tekin, “Nazilli Basma Fabrikası”, Tarih ve Toplum, C.39, S.230, Şubat, 2003.
11. Tahir Kodal, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Denizli Seyahatleri” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C.19, S.55, Mart 2003.
12. Türkiye Ticaret Postası, Nazilli Basma Fabrikası Özel Sayısı, Ankara, S. 350-103, 14 Temmuz 1948.
13. Zafer Toprak, Sümerbank, Ankara, 1983.
14. 2010 Yılında Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nda bizzat yaptığım incelemeler. (Sinan Meydan)

Sinan Meydan

31 Aralık 2010 Posted by | Atatürkçülük(Kemalizm), Sinan MEYDAN | Yorum bırakın

GANDİ’Yİ VE CHE’Yİ BIRAK ATATÜRK’E BAK!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “halkçı” ve “sosyal” söylemlerle gündeme gelen bir siyasetçi. Halkın içinden gelmesi, giyinişi, görünüşü ve doğrudan halka, halkın anlayacağı bir dille hitap etmesi nedeniyle Gandi’yle özdeşleştirilen bir lider. Ancak Gandi Kemal Kılıçdaroğlu son günlerde ne olduysa oldu birden bire Che Guevara olup çıktı!.
CHP’nin geçtiğimiz günlerdeki son kurultayında, kurultay salonunda, Che ile Kılıçdaroğlu’nu bir arada gösteren bir pankart asıldı. Bir yanda Deniz Gezmiş, bir yanda Che Guevera’nın o bildik pozunda Kemal Kılıçdaroğlu, sarı bir zemin üzerine kırmızı kocaman harflerle “68 Ruhuyla Halkın İktidarını Kurmaya Geliyoruz” pankartında bir araya gelmişler.

Bu pankartı asanların her şeyden önce 68 ruhundan habersiz oldukları çok açık. 68 ruhu, “tam bağımsızlık” demektir. ABD emperyalizmine “Yanke go home” demektir. ABD 6. Filosu’nu denize dökmektir 68 ruhu….Ve o ruhun ilham kaynağı da Batı emperyalizmine karşı ilk antiemperyalist zaferi kazanan Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Evet! 1969’da “Mustafa Kemal Yürüyüşü” yaparak Atatürk’ten ilham aldığını gösteren 68 kuşağı da zaman içinde Atatürk’ü unutup, Lenin ve Che gibi “yabancı devrimcilerin” peşine düşmüştür. Kanımca, bu “ithal devrimci sevdası” 68 kuşağının en temel yanılgısıdır. Geçmişin “hızlı solcu” gençlerinin ABD emperyalizmi tarafından çepeçevre kuşatılan bir ülkede bu tür savrulmaları son derece normaldir; ancak yıllar sonra, üstelik “dünyadaki bütün devrimci ruhların ilham kaynağı” olan Atatürk’ün kurduğu bir partinin, CHP’nin, Atatürk’ü “unutup” yeniden Deniz Gezmiş’e ve Che Guevera’ya yönelmesi, 68’in de gerisine düşmektir.
Evet! Hem Deniz Gezmiş hem de Che “antiemperyalist” çağrışımlarından dolayı iki baskın ve önemli semboldür, ama her ikisinin de ilham kaynağı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Halkçı CHP’nin “unuttuğu” Mustafa Kemal Atatürk!…
Şöyle ki:
20 YÜZYILIN EN BÜYÜK DEVRİMCİSİ
ATATÜRK, 20. yüzyılın en büyük devrimcisidir.
O, daha genç bir kurmay subayken, 1904’yılında not defterlerinden birine “Maddeyi anlamalı, evvela sosyalist olmalı” diye bir not düşmüştür.

O,
Trablusgarp’ta, İtalyan emperyalizmine karşı,
Çanakkale’de İngiliz emperyalizmine karşı,
Muş ve Bitlis’te Rus emperyalizmine karşı,
Suriye-Filistin’de İngiliz emperyalizmine karşı,
Sakarya ve Dumlupınar’da İngiliz destekli Yunan emperyalizmine
karşı savaşmış;
Ve bütün bu savaşlardan zaferle çıkmıştır.
O dünya tarihinde yenilmeyen “tek” antiemperyalist özgürlük savaşçısıdır.
O, sadece “emperyalizmi” dize getirmekle kalmamış, “yarı bağımlı”, bir “ümmet” imparatorluğundan “tam bağımsız”, “çağdaş” bir “ulus devlet” yaratacak devrimleri de gerçekleştirmiştir.

TÜM DEVRİMCİ RUHLARIN ATEŞİ
Atatürk’ün devrimci ruhu, Doğu’dan Batı’ya, bütün antiemperyalist mücadelelerin “ateşi” olmuştur.
Afganistan’da Amanuallah Han,
Hindistan’da Muhammed Ali, Gandi ve Nehru
İran’da Şah Rıza Pehlevi,
Mısır’da Nasır,
Küba’da Castro ve Che,
Çin’de Mao
Ve daha niceleri…. Dünyanın önde gelen bütün “devrimci ruhları”, onun ateşiyle “kıvılcım” almıştır.
“Tarihçilerin kutbu” olarak bilinen yaşayan en büyük Türk tarihçisi Prof Dr. Halil İnalcık, Atatürk’ün antiemperyalist mücadelesinin “bütün dünyayı” nasıl derinden etkilediğini şöyle ifade etmiştir:
Mustafa Kemal’in emperyalistlere karşı zaferi Batı’yı sarsıyordu. Avrupa’nın sömürge halinde getirdiği Hindistan ve Çin bu kahramanın mücadelesini günü gününe izliyorlardı. Harpten yeni çıkmış İngiliz halkı, Yunan’ın yardımına gitmek için asker olmayı kabul etmedi. (1922). Yunan yalnız kaldı. İngiliz Hükümeti, Büyük Savaşta olduğu gibi Hintlilerden, Hintli Müslümanlardan bir ordu yapıp Mustafa Kemal’e karşı Yunanlıların yardımına gelmek istedi. Fakat Hintli Nehru ve Gandi, o zaman Mustafa Kemal’in Anadolu’daki savaşını heyecanla izliyorlar, bağımsızlıkları için bir savaş öncesi gibi algılıyorlardı. İngiltere’ye asker vermemek için ‘non cooperation’ hareketini başlattılar. Eğer Gandi ve Nehru bu hareketi başlatmasalardı İngiltere Yunan’ın yanına gelecekti, o zaman işler çok daha başka olabilirdi. Mustafa Kemal, kendi vizyonuyla Asya’yı fethetmişti. Hindistan’ı bağımsızlığa götüren Gandi’nin kahramanı Mustafa Kemal’di. Çin o tarihte kapitülasyonlarla Batı’nın bir sömürgesi haline geldi. Çin kapitülasyonları Batı’nın yüzüne atma cesaretini ancak Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra başardı. O günlerin gazetelerini okursanız göreceksiniz, Avrupa’nın bir kölesi haline getirilen ülkeler, Endonezya, Çin, Hindistan, Orta Asya Mustafa Kemal’den cesaret aldılar. Afganistan’da Amanuallah Han, İran’da Şah Rıza Pehlevi Gazi Mustafa Kemal’i örnek aldılar…”
(Prof. Dr. Halil İnalcık, “Atatürk ve Atatürk’ten Hatıralar”, Atatürk’le Yaşayanlar, İstanbul, 2010, s.107).
Görüldüğü gibi Gandi’nin de ilham kaynağı Mustafa Kemal Atatürk’tür.
CHE’NİN ÇANTASINDAN ÇIKAN NUTUK
Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde, çantasından; “Atatürk’ün Büyük NUTUK’u” çıkmıştır.
Gelin şimdi, “Türkiye’den binlerce kilometre uzakta öldürülen CHE’nin çantasında Atatürk’ün Nutuk’unun ne işi var” sorusuna yanıt verelim:
Dünya Barış Konseyi Dönem Başkanı Nazım Hikmet, ölümünden 2 yıl önce, 12 Mayıs 1961 yılında Fidel Castro’ya “Barış Ödülü” vermek üzere Havana’ya gitmiştir. Yanında son sevgilisi Vera da vardır. Havana’da Fidel Castro ile özel bir görüşme yapan Nazım Hikmet daha sonra Moskova’ya dönmüştür. Nazım Hikmet, Castro’ya Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Türk Kurtuluş Savaşı’nı anlatmıştır. Bu görüşmenin ardından Sosyalist Küba Cumhurbaşkanı Fidel Castro, Havana’da görevli genç Türk Diplomatı Bilal Şimşir’i makamına çağırtarak, ondan bir istekte bulunmuştur. Görüşme sırasında Fidel Castro, Bilal Şimşir’e: “Sayın Diplomat, bu isteğimden kesinlikle Amerikalıların haberi olmamalı“ diyerek “isteğinin gizli tutulmasını” istemiştir. Peki, Castro’nun ABD müttefiki ve NATO üyesi bir ülkenin diplomatından, “Amerikalıların haberi olmasın” diyerek “gizli tutmak isteği” şey neydi? Fidel Castro, Bilal Şimşir’den Atatürk’ün İngilizce ya da İspanyolca “Büyük Nutuk” kitabını istemiştir. Genç Diplomat Bilal Şimşir, izinli olarak Ankara’ya geldiğinde Milli Kütüphane’de uzun araştırmalar sonunda bulduğu İngilizce Nutuk’u yanına alarak Küba’ya gitmiş ve Havana’da yine bir özel görüşme sırasında Fidel Castro’ya bu emanetini teslim etmiştir. Bu olaydan, ne Türkiye’nin ve ne de Amerika’nın haberi olmamıştır Ta ki Büyükelçi Bilal Şimşir yıllar sonra emekli olup anılarını yazana dek… Fidel Castro Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı ve devrimlerini anlattığı Nutuk’u okuduktan sonra Atatürk’e büyük bir sevgi ve saygı duymaya başlamıştır. Nutuk’u özümseyerek okuyan Castro, dünyadaki ilk antiemperyalist savaşın önderi Mustafa Kemal Atatürk’ten ve onun “utkuya eriştiren” 1919 Ruhu’ndan esinlenmiştir.
Castro, Nutuk’u okuduktan sonra dava arkadaşı, yoldaşı Che Guevara’ya vermiştir. Şimdi Nutuk’u okuma sırası Che’dedir…
Sevgilisine Nazım’dan en güzel aşk şiirleri okuyan ve mektuplar yazan Küba Devrimi’nin öncülerinden Fidel Castro’nun yoldaşı Arjantinli devrimci doktor Che Guevara, Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “GRAN DISCURSO – Revolucionario Kemal Atatürk” (Atatürk’ün Büyük Nutuk’u), Nazım Hikmet’in “Kuvayı Milliye Destanı“ ve “Amo en ti lo imposible” adlı, 1961 Havana basımı Şiir Antolojisi kitabı çıkmıştır.
Bugün Santa Clara şehrinde bulunan Devrim Treni ve Che Müzesi’nde bir Nazım Hikmet kitabı da bulunmaktadır.
Che’nin çantasından çıkan “Nutuk” ve “Kuvayı Milliye Destanı”, Arjantinli devrimci Che Guevera’nın “özgürlük”, “bağımsızlık” ve “devrim” mücadelesinde, ilk antiemperyalist zaferin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ten ve onun önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı’ndan etkilendiğini kanıtlamaktadır.
KENDİNİZE BAŞKA ESİN KAYNAĞI ARAMAYIN

1997’de Habitat Toplantısı için İstanbul’a gelen Castro, yaptığı konuşmada:“Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptıklarını ben asla başaramazdım. Asıl devrimci Atatürk…. Bu kadar büyük bir devrim yaptım, ama Kemal Atatürk’ün yaptıklarını başaramazdım… Sakın kendinize başka esin kaynağı aramayın.” demiştir.
Fidel Castro’nun 70. Yaş günü anısına düzenlenen, Uluslararası Edebiyat Yarışması‘nda ödül almak üzere Küba’ya giden ve 12 Aralık 1996’de Castro ile ödül töreni sonrası görüşme imkanı bulan Dursun Özden “...Türkiye’de solcu, ilerici ve devrimci gençler; Che Guevara ve Fidel Castro’ya tapıyorlar, sizleri tek ve mutlak önder olarak kabul ediyorlar. Sizin şarkılarınızı, marşlarınızı ve kitaplarınızı dillerinden ve ellerinden düşürmüyorlar…” diyerek sürdürdüğü sorusunu tamamlamadan; Castro kibarca Dursun Özden’in sözünü keserek şunları söylemiştir: “Övgün için teşekkür ederim. Atatürk’ün ülkesinden genç bir Türk Şairi Dursun Özden’i konuk etmekten çok mutluyum. Ama söyledikleriniz yanlış… Devrimci Kemal Atatürk varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar… Atatürk, 1919’da Anadolu’dan düşmanları kovmak için Bandırma Gemisi’yle Samsun’a çıktı. Ve anti-emperyalist bir savaş verdi ve zafere erişti. Biz, Atatürk’ün bu devrimci savaşından etkilendik-esinlendik ve tam 40 yıl sonra, 1959’da Granma Gemisi’yle Havana’ya çıktık. Ülkemizden emperyalistleri ve işbirlikçisi Faşist Batista rejimini yıkmak için. Biz de zafere eriştik. Bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır Devrimci Kemal Atatürk… Sağdan sola doğru yazılan Arap harfli ALFABE’yi bırakıp, soldan sağa doğru yazılan Latin harfli ABECE’ye geçilen Harf Devrimi başta olmak üzere, bir dizi Çağdaş ve Aydınlanmacı Cumhuriyet Devrimlerini bu kadar kısa sürede biz asla başaramazdık. Atatürk sosyalist olsa da aynı şeyleri yapardı. Kendinize başka esin kaynağı aramayın… Büyük bir deha ve komutan olan Kemal Atatürk’ün kıymetini bilin ve kendinize başka önder, yol ve yordam aramayınız…” demiş. “1995 yılında Habitat 2 Toplantısı nedeniyle görme fırsatı bulduğum; bir dünya cenneti olan uygarlıklar harikası, güzel ve büyüleyici İstanbul’u çok özlüyorum...” diyerek sözlerini bitirmiştir.
Castro, Küba’nın en önemli parklarından birine de Atatürk büstü koymuştur. Küba’nın başkenti Havana Linea Caddesi 13/K parkında bulunan Atatürk büstü, 26 Temmuz 2007’de Havana Karnavalı sırasında Avrupa ülkelerinden gelen “Kürt kökenli” gençler tarafından parçalanarak yerinden sökülmüştür.
Havana’daki Türkiye Büyükelçisi Şanıvar Kızılderi, yeni büstün Habana Vieja’da bir meydana dikileceğini söylemiştir.
(http://turkpolitika.com/haberler-mainmenu-96/haber-arivi/1-haberler/2328-chenin-cantasndan-ckan-nutuk-dursun-oezden).
BEN ÇİN’İN ATATÜRK’ÜYÜM
Mao, 1935’teki ‘Uzun Yürüyüş ’öncesinde Şangay Meydanı’nda toplanan binlerce Çinliye:: “Ben, Çin’in Atatürk’üyüm.” diye seslenmiştir.
Ve 1948’den bugüne, 1,5 milyar nüfuslu Çin Halk Cumhuriyeti’nin okullarında 8 ve 9. sınıflarda okutulan “Yakınçağ Tarihi” ders kitaplarının kapağında bir Atatürk resmi yer almaktadır ve içinde Atatürk ve Cumhuriyet Devrimleri anlatılmaktadır.
Çin, Atatürk’ü ve devrimleri gençlerine öğretirken, KKTC’de Annan Planı gereği, “Yakınçağ Tarihi” ders kitaplarından, “Atatürk ve Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı” bölümleri çıkarılıp yerine, Kuzey Kıbrıs’ta bulunan kilise ve manastırların tarihçeleri ve resimleri konulmuştur.
AB’nin, Türkiye’deki “İnkılap Tarihi” derslerinden ve Atatürk’ten rahatsız olduğu herkesin malumudur.
VENEZUELLA’DAN NORVEÇ’E
Bugün, Venezuella’nın antiemperyalist lideri Hugo Chavez, Venezuella’da “Atatürk’ün Sosyal Fabrika Projesi’ni” uygulamaya koymuştur. Gazeteci Yazar Banu Avar, Venezuella gezisinde “Atatürk modeli fabrikalarla” karşılaştığında çok şaşırmıştır.
Chavez’in Yeni Anayasa’sında, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924 ve 1961 anayasalarından alınan 65 madde yer almaktadır.
Ve bugün bir Norveçli, içinden çıkılmaz bir durumla karşı karşıya geldiğinde, Norveç diline yerleşmiş olan “Atatürk gibi düşünmek” deyimini anımsamaktadır.
EN BÜYÜK HALKÇI: MUSTAFA KEMAL
Halkla birlikte bir Kurtuluş Savaşı yürütmesi, Halk ordusuyla emperyalizmi dize getirmesi,
Bir ölüm kalım savaşında “ille de meclis” diyerek halkın temsilcilerinden oluşan TBMM’yi açması,
I. TBMM’de “Halkçılık Programını” kabul etmesi,
Halkı “koyun sürüsü” olarak gören “saltanat sistemini” yıkıp, Cumhuriyeti ilan ederek, “egemenliği kayıtsız şartsız halka vermesi”.
Halkı, yaşadığı çağdan koparıp Ortaçağ’a bağlayan geri kalmış kurumlara son vermesi, “akıl ve bilimin” önünü açarak çağdaş uygarlığı hedef göstermesi,
Fakir bir halkı en çabuk biçimde kalkındıracak bir ekonomik program yürütmesi,
Ezilen kadına, yeniden “kadınlık onurunu” kazandırması,
Ve HALKÇILIK ilkesiyle Devletin temeline “halkı, halkın refah ve mutluluğunu” yerleştirmesi;
Atatürk’ü Türk tarihindeki en büyük sosyalist olarak adlandırmamıza yeter de artar bile… Ama O, klasik bir SOSYALİST değildi, o bütün ideolojilerden olduğu gibi Sosyalizm’den de beslenmiş ve kendi ideolojisi olan KEMALİZM içine “Türk sosyalizmi” olarak adlandırılabilecek HALKÇILIK ilkesini yerleştirmişti….
Bugün, “Halkın iktidarını kuracağız” diyenlerin “kimden” ilham almaları gerektiği sanırım anlaşılmıştır!…
ATATÜRK VARKEN BAŞKA ÖNDER ARAMAK
Her şeyi bir kenara bırakın, sadece CHE’nin çantasından çıkan NUTUK bile, yakın zamanların gelmiş geçmiş en büyük “özgürlük savaşçısı” ve “devrimcinin” ATATÜRK olduğunun en açık kanıtı değil midir?
Özetle, bir Türk olarak ben, Arjantinli CHE’yi, Kübalı CASTRO’yu, Çinli MAO’yu, Hintli GANDİ’yi değil, bütün bu isimlerin ilham kaynağı olan “gelmiş geçmiş en büyük özgürlük savaşçısı” ATATÜRK’Ü kalbimde ve yakamda taşırım…
Atatürk’ün kurduğu partinin liderine de tavsiyem, kendisini Gandi’yle veya Çhe’yle değil, Che’nin ve Gandi’nin bile “ilham kaynağı” olan Atatürk’le özdeşleştirmesidir.
Castro’nun, Dursun Özden’e dediği gibi, “Devrimci Kemal Atatürk varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar…”
Tatlı su solcularına (kendi ülkesinin gerçeklerine yabancı, tarihinden habersiz, bağımsızlığın kıymetinin farkında olmayan solculara) ithaf olunur!…

Sinan MEYDAN

25 Aralık 2010 Posted by | Atatürkçülük(Kemalizm), chp, Sinan MEYDAN | Yorum bırakın

İZİNDEYİZ ATATÜRK’ÜM !….

İZİNDEYİZ ATAM

Yemin etsem başım ağrımaz, 10-Kasım-1938 den bu yana izindeyiz Atatürk’üm !..
Üstelik dinlene, dinlene dinleniyoruz…

Hele son sekiz senedir, öylesine izindeyiz ki sorma gitsin. Emperyalizmin kuklaları yerli iş birlikçileri, emperyal patronları ile kol kola, mahşerin kara şövalyeleri örneği , ülkeyi tozu dumana katmakta…
Biz izindeyiz…

Ülkeyi CFR’nin memorandumunu adı sadece AK olan kitapta toplayıp, tüzükleştiren bir parti yönetiyor.. CONSIL OF FOREİGN RELATİONS.… Yahudi kökenli Amerikalıların kurduğu, ABD’nin en büyük düşünce kuruluşu…ABD’nin dış politikalarına yön veren ve ülkelerinin çıkarlarını korumaya yönelik çalışmalar, ulus devletleri yıkmaya yönelik operasyonlar yaparken, dünyaca ünlü finans spekülatörü George SOROS’un kaynaklarından faydalandığı da bir gerçeğinin aynasında Türkiye’ye yaptığı bölücü operasyonlar yansımaktadır…
İşin en ilginç tarafı ise bir başka ülkede siyaset yapmak ve iktidar olmak istiyorsanız, CFR’nin önünde görücüye çıkan gelin adayı gibi, kendinizi beğendirmeniz gerekmektedir…
Hatırlayın,Erdoğan da ABD’deki iktidara gelmeden önce ilk yurt dışı etkinliğini CFR’nin önünde konuşarak, yani görücüye çıkarak gerçekleştirmiştir.
Her ABD ziyaretinde ise ilk ziyaretinde olduğu gibi, Büyük Ortadoğu Projesi’nin mimarlarından Yahudi kökenli Richard Halbrooke, Recep T. Erdoğan’ın gene yanındadır..
Biz ise izindeyiz Atatürk’üm…
Ana amaç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, yani ulus devleti yıkmak ise, hedef elbette, Cumhuriyet’in temel dayanağı Türk Silahlı Kuvvetleri olmalıdır. TSK’lerini kendi amaçları için tehlikeli gören dış istihbarat güçleri oklarını,orduya yöneltmiştir. Onlara da ellerini kirletmeden işlerini görecek maşa veya maşalar lazımdır.
Biz gene izindeyiz Gazi Paşam…
Kimin tarafı olduğu açıkça belli olan bir basın … Asıl sahibinin veya sahiplerinin emir ve istekleri doğrultusunda Türk ordusuna saldırmayı, görev kabul etmişler. Saldırıyorlar , hem de nasıl…
Birileri ” çok gizli” olarak kabul edilen haberleri bu gazeteye servis ediyor. Üstelik bu haberler işin garibi ya Ergenekon düzmecesi ile, ya da Ordu’da hazırlandığı var sayılan darbe planları ile ilgili…Darbeci ordu ve zavallı mağdur AKP…
Biz gene izindeyiz Atatürk’üm...
Bunu da yeterli bulmadılar.. 1991 yılından bu yana ABD’nin Irak katliamına ortak olmayı reddeden TSK’nin onursal ve ebedi Başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk’e saldırmak gerekiyordu. Ergenekon düzmecesinin 1. ve 2. İddianamesi’nde Mustafa Kemal’i suçlu ilan etmişlerdir.
Ahmet Altan denilen ısmarlama yazar eline aldığı, satılık kaleminin ucunu sivrilterek Dersim İsyanı’nın bastırılmasında, Atatürk’ü katliamcı ilan etmekte hiç bir sakınca görmemiştir..
Bakın kimin veya kimlerin görevlisi olduğu belli olan bu satılık kalem Mustafa Kemal’i ne ile suçlamaktadır ?…
” Dersim katliamını Atatürk’ün yaptırdığını, planlarını bizzat onun hazırladığını unutmak isteyen Aleviler, görmezden gelmek istedikleri bir gerçekle hiç beklenmedik bir zamanda yüzleşmek zorunda kaldılar.”
Katliamla!..
Bu adam kendini görevlendiren ve nemalandıran sahiplerini sesini, çok sesli bir koro aracı ile dile getirmektedir… Emperyalist güçler, dini alet ederek yabancılarla iş birliğine giren mürteciler, ikinci cumhuriyetçiler, yeni Osmanlıcılar..İşte emperyalizmin kurguladığı ve akortları onlar tarafından yapılan çok sesli koro, Ahmet Altan ise onların karga sesli solistidir.
Günümüzde biz “izin”deyken Atatürk’üm, Şeyh Saitler, Seyit Rızalar gene işbaşındalar Atatürk’üm…
Tüm aymazlar el ve dil birliği etmiş, vatan hainleri ile kol kola girmiş bet sesleri ile çığırtkanlık yapmaktalar. Demokratik özerklik adı altında bölünecek Türk vatanının yol haritasını çiziyorlar..
Bölgesel Meclis- Ayrı Bayrak- Ana Dilde Eğitim ve Bölgesel Savunma Gücü…
Kongreler topluyorlar manifesto benzeri kararlar alıyorlar…Suriye- İran- Irak ve Türkiye’deki Kürtlerin bir olma, bütünleşme haklarından bahsediyorlar.
Biz ne mi yapıyoruz Atatürk’üm?… Biz 10 Kasım 1938′den beri izindeyiz …
Sadece biz mi Gazi Paşam?… Cumhuriyet’in kurucu partisi CHP İZİNDE…
Senin düşüncelerini salonlarda, malumun ilanı olan sempozyumlarda korumaya devam eden ADD İZİNDE…
Sessizler…
Hatta izinli olmayı bir kenara bırak, uykudalar, hem de ” toprağın üstünde derin uykulardalar.
Gene Kocatepe’den bir işaret versen, desen ki bize.. ” Vatanın bölünmez bütünlüğü tehlikede… İzinden vazgeçin, izimden yürüyün. Gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde olanları uyandırın. Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh tüm vatandır. Vatanın bölünmez bütünlüğünü koruyun.
Belki o zaman izinden vazgeçer, yolundan yürürüz.
Bir uyansak, bir izinden vaz geçsek, dirilip ayağa kalksak, vatan savunmasında cephede yer alsak, bir ve diri olsak…O zaman Türkiye’de hainlerin sesi çıkabilir miydi?
Figen Özen
Vatan savunmasından kaçanlar sivil muhalefetin iktidar koltuklarında oturabilir miydi?
Biz kurtuluşu onlarda arar, onları avuçlarımız kızarıncaya kadar alkışlar mıydık Atatürk’üm?..
Hiç sanmam. En iyisi biz izinden vazgeçip, yolundan yürüyelim..

24 Aralık 2010 Posted by | Atatürkçülük(Kemalizm) | Yorum bırakın

“TARİH PROFESÖRÜ”NE ATATÜRK VE ÇANAKKALE DERSİ!

Atatürk’e ve Çanakkale Savaşlarına Saldırmanın Dayanılmaz İğrençliği

      İddiaya göre, Sabancı Üniversitesi’nin öğrenci aileleri için düzenli olarak hazırladığı etkinlikler çerçevesinde 23 Ekim 2010 tarihinde “Çanakkale Savaşları” konulu bir konferans düzenlenmiş. Konferansta konuşan Prof. Dr. Cemil Koçak, Mustafa Kemal Atatürk ve   Çanakkale Zaferi hakkında ağzına geleni söylemiş!..

        “5-10 Kişiyi Bile Yönetemezdi”
         Prof. Koçak, Yarbay Mustafa Kemal’den “Yarbay Mustafa” diye söz etmiş. “Yarbay Mustafa”dan öyle sözler ile bahsetmiş ki, aileler bu Mustafa’nın kim olduğunu anlamaya çalışmış. “Bu Yarbay Mustafa, tarih sahnesine tamamen tesadüf eseri çıkmış, aslında onu Alman komutan Gelibolu içlerinde bir yere gözden uzak olsun diye attıklarını, hayatında 5-10 kişiyi bile yönetmediğini, zaten şansı yaver gitmeseydi kahve köşelerinde emekliliğini yaşayıp gideceğini” alaycı bir dille söylemiş
         Kimdir bu tarih sahnesine tesadüfen çıkan, şansı yaver giden, hayatında 5-10 kişiyi bile yönetemeyen Yarbay Mustafa? 
       “Yarbay Mustafa Yeteneksizdi”
         En sonunda bir öğrenci ailesi dayanamamış, “Yarbay Mustafa diye bahsettiğiniz Mustafa Kemal mi?” diye sormuş. Koçak “Evet” demiş Aileler şaşkın!  Öğrenci ailesi devam etmiş: “Neden hiç Mustafa Kemal demediniz?” Koçak “Tarih o gün ki oldukları görevle yazılır” demiş ve şöyle devam etmiş “Zaten Yarbay Mustafa yeteneksizdi ve itaatsizlikten görevden alındı.” 
         “Çanakkale Zaferini Türkler Değil Almanlar Kazandı” 
           Koçak, Atatürk’e saldırısını bitirdikten sonra, Çanakkale Zaferi’ne dil uzatmaya başlamış; aslında Çanakkale Savaşı’nın galibinin Türk Milleti değil, Almanlar olduğunu söylemiş, “Türk Milleti zaferi, Almanlar kutlamaya başladıktan sonra kutlamaya başlamıştı” diyerek tezini kanıtlamaya çalışmış.
          Koçak, hezeyanlarına şöyle devam etmiş: “Kime sorsan dedesinin Çanakkale’de şehit olduğunu, bir tek savaş Çanakkale de mi olmuş, niye diğerleri anılmıyor…”
      Geçen gün Prof. Koçak, bir basın açıklaması yaparak bu iddiaları yalanladı.
      Şimdi, “Kardeşim mademki, Prof. Koçak, bu iddiaları yalanlamış, siz neden bu iddiaları ciddiye alıp cevap yazısı yazıyorsunuz?” diye sorabilirsiniz. Haklısınız! Mesele sadece Prof. Koçak’ın bu iddiaları olsa çok haklısınız! Ancak, söz konusu olan Prof. Koçak ve “onun gibiler” olunca işler biraz değişiyor! 
     Şöyle ki:
      Akademik Tetikçiler
       Prof. Cemil Koçak ve “onun gibiler” (Dr. Taner Akçam, Dr. Halil Berktay, Prof. Atilla Yayla, Prof. Mehmet Altan) bence emperyalizmin “akademik tetikçileridir”. Onlar, Türk ulusunun 20. yüzyıldaki “yüz akı” tarihi olaylarını ve kişilerini önce “sıradanlaştırmak” sonra da “yok saymak” için bir proje kapsamında bu ülkenin belli üniversitelerinde, (Bilgi, Sabancı vb.) yuvalanmışlardır. Emperyalizmin hizmetindeki bu “akademik tetikçilerin” amacı, Türkiye’de “ulus devlet” düşüncesini, Türkiye Cumhuriyeti’nin “kuruluş felsefesini” ve “kurucusunu” “eksik”, “zayıf”, “yanlış” göstererek, halkı etkilemek ve Türkiye’yi ABD projelerine uygun olarak yeniden biçimlendirmektir.
       Daha iki ay kadar önce yayınlanan CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI adlı kitabımda bu “akademik tetikçilerin” cumhuriyet tarihini nasıl çarpıttıklarını, bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermeye çalıştım.  Yalanlarını tek tek sıralayıp belgelerle cevap verdim.  Orada sıraladığım “cumhuriyet tarihini çarpıtanlar” listesinde 15. sırada Prof. Cemil Koçak var!
       Yani, anlayacağınız, Koçak’ın “Atatürk 5-10 Kişiyi Bile Yönetemezdi” dediği iddiası, onun,  Atatürk ve yakın tarih konusundaki ilk “aykırı” açıklaması değil; bunun öncesi de var:
     Peki kimdir bu Cemil Koçak:
     “Prof Cemil Koçak: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan Cemil Koçak, ‘Siyaset ve Sosyal Bilimler’ alanında doktora yapmıştır. Sabancı Üniversitesi’nde tarih hocalığı yapan Cemil Koçak, Tarih Vakfı’nın yayınladığı , ‘Toplumsal Tarih Dergisi’nin’ yayın politikasını belirlediği dört kişiden biridir. Prof Cemil Koçak, son zamanların en önemli cumhuriyet tarihi çarpıtmacılarından biridir. ‘Kurtuluş Savaşı’nda yedi düvelle savaşmadık’ diyen Cemil Koçak’ın bazı cumhuriyet tarihi yalanları şunlardır: ‘İngilizler İstanbul’a 100 bin kişi ile geldiler, ama İngilizlerle savaşılmadı… Anadolu’da çok büyük bir işgal yaşanmadı…. Batı Anadolu’da Yunan işgaline karşı savaşıldı… Kurtuluş Savaşı’nın pırıltılı hale getirilmesinin nedeni, cumhuriyete ve cumhuriyetle birlikte yapılanlara bir meşruiyet kazandırmak içindir.
       (Neşe Düzel’in Söyleşisi, Radikal, 13 Kasım 2006’dan Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2010, s.24.)
       Yani, Prof. Koçak’a göre, Kurtuluş Savaşı “çok önemli” bir mücadele değildir! Antiemperyalist bir niteliği yoktur, sadece Yunana karşı savaşılmıştır! Kurtuluş Savaşı sonradan “pırıltılı” hale getirilmiştir!
        Ben burada uzun uzadıya bu “cumhuriyet tarihi yalanlarına” cevap vermeyeceğim. Yalnız bu “palavralara” verdiğim cevapları görmek isteyenler, daha önce ODATV’ye yazdığım “Kurtuluş Savaşı Emperyalizme Karşı Mıydı” adlı yazıma (http://www.odatv.com/n.php?n=c0648878-30081012009 ve “Cumhuriyet Tarihi Yalanları” adlı kitabıma bakabilirler.
       Ben burada, Prof. Koçak, hakkındaki son iddiaya, “Çanakkale bir Türk zaferi değildir! Atatürk 5-10 kişiyi bile yönetmezdi, Çanakkale’de hiçbir başarısı yoktu! vb.” tabirimi maruz görün ama “artık bayatlamış yobaz –liboş yalanlarına” cevap vereceğim.
      

Çanakkale Savaşı’na ve Atatürk’e Saldırmak
       Öncelikle “Çanakkale Savaşlarını ve bu savaşlarda Atatürk’ün rolünü küçümseme” modası yeni ortaya çıkmış değildir, bu modanın kökleri bir hayli eskilere dayanır. Şöyle ki: Geçmişte, Çetin Altan, Yalçın Küçük, Kadir Mısıroğlu, Abdurrahman Dilipak, Ahmet Altan, Mete Tunçay vb. birçok isim, “Çanakkale’nin bir zafer olmadığını, zafer olsa bile bir Türk zaferi olmadığını ve Atatürk’ün bu zaferde önemli bir rolünün olmadığını” iddia etmişlerdir.    
        (Ayrıntılar için bakınız. Turgut Özakman, Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, s.94 vd.)

        Şimdi de gelin kısaca tarihi gerçeklere göz atalım:

     
   1. Çanakkale Büyük Bir zaferdir: 
«     27 Eylül 1914’te Çanakkale Boğazı bütün gemilere kapatıldı.
«     3 Kasım 1914’te İngiliz-Fransız Birleşik Filosu Çanakkale Boğazı giriş tahkimatını Bombardıman etti.
«     19 Şubat-17 Mart 1915 tarihleri arasında Birleşik Filo boğazın girişindeki orta kesimdeki tabyaları tahrip etmek istedi. Düşman bu sürede boğazı 14 gündüz, 21 gece aralıksız bombaladı.
«     18 Mart 1915’te, üç sıra olarak dizilmiş düşman savaş gemileri Çanakkale Boğazı’ndan Marmara’ya geçmek için ilerlemeye başladı. Yedi saat sonra düşman filosu geri çekildi. Düşmanın 16 savaş gemisinden 3’ü, Nusret’in bıraktığı mayınlara çarparak battı. 3’ü topçu ateşiyle ağır yaralanıp sulara gömüldü. Böylece Çanakkale Deniz Zaferi kazanıldı.
«     25 Nisan 1915’te 308 savaş ve nakliye gemisi Boğazın Asya kıyısına ve Gelibolu’nun çeşitli noktalarına çıkarma yaptı. Düşmanı Mustafa Kemal karşıladı. 1916 yılının başına kadar 8,5 ay süren düşman kara taarruzu, 8/9 Ocak 1916’da tamamen sona erdi. Çanakkale Boğazı’nı denizden geçemeyen düşman, karadan da geçemeyince çekilip gitti.
«     Bütün savaş boyunca, subay, er şehit olanlar 250 bin değil, 57 bin 84’tür. Hastanede ölenleri de buna eklersek toplam şehit sayımız 75 bin 830 kişiye çıkar. (Özakman, age, s.99)
       Yani, “cumhuriyet tarihi yalancılarının” iddiasının aksine Çanakkale “buz gibi” de bir Türk zaferidir. Her iki tarafta 200 bine yakın askerin 8 ile 15 metre yakınlıktaki siperlerde göğüs göğse mücadele ettikleri, düşmanın 300’den fazla savaş gemisiyle saldırdığı, 8,5 ay süren, sonunda her iki taraftan toplam 150 binden fazla kaybın yaşandığı ve düşmanın yenilgiyi kabullenerek, gemilerini ve askerlerini kaybederek çekilip gittiği bir büyük zaferin onurunu o savaşta canla başla savaşan Türk Mehmetçiklere ve cesur Türk komutanlara değil de, Türk ordusundaki Alman komutanlara vermek, kelimenin tam anlamıyla “vicdansızlıktır”.
      2. Çanakkale Almanlara (Alman komutanlara) Rağmen Kazanılmıştır 
«     Çanakkale’de 5.Ordu’nun başında belli bir döneme kadar Alman Mareşal Limon Von Sanders Paşa vardır. Ancak, Çanakkale’de Türk ordusunu komuta etme iddiasındaki bu Limon Paşa’nın hataları neredeyse savaşın kaybedilmesine neden olacak kadar önemlidir. İşte Alman Komutan Limon von Sanders’in Çanakkale Savaşı’ndaki en ciddi hataları:
«     3. Kolordu ve Türk Tümenleri, Çanakkale’ye düşman donanmasının Sebdülbahir ve Kabatepe’den çıkacağını düşünürken, Liman Paşa, düşmanın Saroz körfezinin uç kısmından, Bolayır civarından çıkacağını düşünmüş, bütün savaş planlarını bu yanlış öngörüsü üzerine yapmıştır.
«     Liman Paşa, Türk komutanların düşmanı mümkün olduğu kadar kıyıda karşılama planını değiştirerek, kuvvetleri merkezde toplayıp nereye çıkarma olursa oraya yönlendirme stratejisi izlemiştir. Bu plana bağlı olarak Türk komutanların kıyılara yerleştirdiği kuvvetleri geri almıştır. Örneğin, yarımadanın en güneyindeki Sebdülbahir’de sadece bir tümen bırakılmıştır. Bu nedenle düşman her çıktığı noktada rahatça tutunma şansı bulmuştur.
«     Liman Paşa, Çanakkale’ye çıkarmanın başladığı gece, Gelibolu’daki karargahından ayrılıp Saros’a gitmiş, Mehmetçik düşmanla boğazlaşırken, Sanders Paşa, o gece orda kalarak sabah geri dönmüştür. (Liman von Sanders, s.87,88). Üstelik kimseye emir yetkisi vermemiştir. İşte o gece Mustafa Kemal kimseden emir almadan “inisiyatif kullanarak” harekete geçmek zorunda kalmıştır.
«     Liman Paşa, gelen birlikleri gece taarruzuna zorlamıştır. Gelen her yeni birliği cepheye sürmüştür. Böylece plansız programsız birlikleri eritmiştir. Örneğin, Liman Paşa’nın emriyle yapılan 19 Mayıs gecesi taarruzunda bir gecede, tam 9000 Mehmetçik telef olmuştur. Üstelik Liman Paşa anılarında bu taarruzun bir hata olduğunu şöyle itiraf etmiştir: “Bahis konusu taarruzun tarafımdan işlenmiş bir hata olduğunu itiraf ederim. Bu hatayı düşman kuvvetlerini iyi takdir edememekle ve elimizdeki az topçu kuvvetiyle ve çok sınırlı cephaneyle bu işi başaracağımızı önceden hesaplayamamakla işledim…” (s.98.). Liman Paşa’nın hatasının yol açtığı bir gecelik kayıp, Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğindeki ve Başkomutanlığındaki Kurtuluş Savaşı’nda bütün cephelerdeki kayıplara eşittir. Alın size “Alman mucizesi!..”
«     Liman Paşa’ya yönelik en ağır eleştiriler ise o sırada cephede olan Türk komutanlardan gelmiştir. 3.Kolordu Komutanı Esat Paşa’nın anıları, Kurmay Başkanı Yarbay Fahrettin (Altay)’ın, Yarbay Selahattin Adil’in anıları, Mustafa Kemal’in Enver Paşa’ya gönderdiği Liman Paşa hakkındaki yazı, Korgeneral Fahri Belen’in anıları, Liman Paşa’nın Çanakkale’de çok ciddi hatalar yaptığını ve Çanakkale Savaşı’nın onun hatalarına rağmen kazanıldığını göstermektedir.
«     Mustafa Kemal, 3 Mayıs 1915’te Arıburnu’ndan Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya gönderdiği mektupta, Mareşal Liman von Sanders’ten şöyle söz etmiştir: “… Maydos bölgesi kuvvetlerini komuta ettiğim zaman aldığım tertibat ile, düşmanın karaya çıkmasına imkan verilmeyebilirdi. Liman von Sanders Paşa, bizim orduları, bizim memleketimizi tanımadığı, gerektiği şekilde incelemede bulunacak kadar da bir zamana sahip olmadığından, sadece ihraç noktalarını, tamamıyla açık bırakacak tertibat almış ve düşmanın karaya çıkmasını kolaylaştırmıştır… Vatanımızın savunulmasında kalp ve vicdanları bizim kadar çarpmadığına şüphe olmayan başta Liman van Sanders olmak üzere bütün Almanların fikri gücüne de itimat buyurmamanızı kesin olarak temin ederim. Bence bizzat buraya teşrif ederek, umumi vaziyetimizin gereklerine göre bizzat sevk ve idare etmeniz münasip olur kardeşim.
«     Prof İsmet Görgülü, “Çanakkale İlk Günde Biterdi” adlı çok önemli kitabında, eğer Alman Mareşal Liman von Sanders’in hataları olmasaydı, Mustafa Kemal’in savaş planlarını uygulasaydı savaşın ilk günde biteceğini belirtmiştir.
      Görüldüğü gibi Çanakkale Zaferi, Almanlar sayesinde değil, Almanlara rağmen kazanılmıştır. Ordunun en tepesindeki Alman Mareşal Limon von Sanders’in hatalarından, diğer Alman komutanların hatalarına yer kalmadı… Ayrıca, Çanakkale Savaşları sırasında Türkiye’nin müttefiki olan Almanlar, hiç de sadık bir müttefik gibi davranmamışlardır; örneğin silah ve cephane sıkıntısı çeken birliklere “eski tüfekler” ve “eski savaş araç gereçleri” dağıtmışlardır çoğu kez… Çanakkale’de ne yeteri kadar gemimiz, ne yeteri kadar silahımız, ne de yeteri kadar cephanemiz vardır. Ne hikmetse “sadık müttefik” Almanya bu yokluktan habersizdir! Asker yönünden de dişe dokunur bir desteği yoktur Almanların… Ha yine de, “Çanakkale’yi, öngörüsüz Liman Paşa kazandı” diyorsanız, size söyleyecek başka sözüm yok doğrusu!…  
       Çanakkale’nin geçek kahramanları Esat Paşa, Fahrettin Paşa ve Mustafa Kemal Paşa gibi cesur ve öngörülü Türk komutanlardır. 

     
   3. Mustafa Kemalsiz Bir Çanakkale Savaşları Tarihi Yazılamaz         İşte Çanakkale’deki Mustafa Kemal: 
«     I. Dünya Savaşı başladığında Bulgaristan Sofya’da “ateşemiliter” olan Mustafa Kemal, “Avrupa’daki rahatını” bırakarak “vatan ve millete borcunu ödemek için” adeta “gönüllü” olarak Çanakkale Savaşlarına katılmıştır.  Mustafa Kemal, Kasım 1914’te, Başkomutanlık Vekaleti’ne müracaat ederek cephede aktif bir göreve getirilmek istemiş, ancak kendisine, “Sizin için orduda her zaman bir görev vardır. Ancak Sofya Ateşemiliterliği’ni daha önemli gördüğümüzden sizi orada bırakıyoruz” cevabı verilmiştir. Bunun üzerine Mustafa Kemal, Aralık 1914’te Sofya’dan Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya bir mektup yazarak cephede aktif  görev alma isteğini yenilemiştir: “Vatanın müdafaasına ait faal vazifelerden daha mühim ve yüce bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben Sofya’da ateşemiliterlik yapamam! Eğer birinci sınıf subay olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise, lütfen açık söyleyiniz.
«     Mustafa Kemal, bu ısrarları üzerine, 20 Ocak 1915’te, Esat Paşa komutasındaki, 3. Kolordu’ya bağlı olarak Tekirdağ’da kurulacak 19. Tümen Komutanlığı’na atanmıştır.
«     Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşlarına “yarbay” olarak başlamıştır, fakat beş hafta sonra 1 Haziran 1915’te “albay” olmuştur.
«     2 Şubat 1915’te Tekirdağ’a gelen Mustafa Kemal 19. Tümeni kurma çalışmalarına başlamış, 25 Şubat 1915’te, Tekirdağ’daki 19. Tümen Komutanlığı, Maydos (Eceabat)’a nakledilmiş ve Mustafa Kemal 19. Tümen ve Maydos Bölge Komutanlığı’na getirilmiştir. (19. Tümene ek olarak, 9. Tümenin 2 piyade alayı bazı topçu birlikleri de Maydos Bölge Komutanlığı emrine verilmiştir.)
«     23 Mart 1915’te Maydos Bölgesi Komutanlığı genişletilerek, “Müstehkem Mevki Rumeli Bölgesi Komutanlığı” adını almış ve komutanlığına Albay Halil Sami Bey getirilmiştir. Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen ordu yedeğine alınarak 3. Kolordu Komutanlığı’nın emrinde yine Maydos’ta bırakılmıştır. 24 Mart 1915’te Mustafa Kemal, bir aydır devam ettirdiği Maydos Bölgesi Komutanlığı’nı Albay Halil Sami Bey’e bırakarak 19. Tümen Komutanlığı’na dönmüştür.
«     18 Nisan 1915’te, Mustafa Kemal’in komutasındaki 19. Tümen, Çanakkale’ye yeni atanan Mareşal Liman von Sandersi’n komutasındaki 5. Ordu’nun yedeğine alınarak Bigalı köyüne gönderilmiştir. Böylece Mustafa Kemal, Maydos’tan Bigalı’ya geçmiştir.
«     Çanakkale Savaşı öncesinde, Osmanlı ordusunun başındaki Alman General Liman von Sanders Paşa, Çanakkale’ye İngiliz çıkarmasının, Saroz Körfezi ve Anadolu kıyılarından, özellikle Bolayır’dan yapılacağını düşünürken, Yedek Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, Çanakkale’ye İngiliz çıkarmasının Anafartalar bölgesinden; Alçıtepe ve Kocaçimen’den yapılacağını belirtmiştir. Gelişmeler, Mustafa Kemal’i haklı çıkarmıştır.
«     25 Nisan 1915’te İngiliz, Fransız ve Anzak birlikleri Çanakkale’de sabaha karşı Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale sahillerinden çıkarma yapmaya başlamıştır. Seddülbahir’e çıkan düşman, kıyı topçusunun yoğun ateşi ve kuvvetlerimizin karşı taarruzuyla durdurulmuş, Kumkale kıyılarından yapılan çıkarma gelişememiş, Arıburnu’na çıkan düşman ise, Mustafa Kemal komutasındaki birliklerce geri püskürtülmüş ve bozguna uğratılmıştır. Çanakkale’ye 25 Nisan 1915’te, saat 05:30 civarında ayak basan düşman çıkarma birlikleri, 09:45’te karşılarında Mustafa Kemal’i ve 57. Alayı bulmuşlardır. 25 Nisan 1915’teki ilk çıkarma başladığında Çanakkale Bigalı Köyü doğusunda Değirmenlik mevkiindeki karargahında bulunan 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, çıkarmayı haber alır almaz, (Maltepe’deki 77 Alay  ve 9. Tümenden aldığı raporlarla), inisiyatif kullanarak, 07:45’de karargahından hareket etmiş ve 57. Alayla birlikte saat 09:40’da Kocaçimen’e varmıştır. Orada yaklaşık 10 dakika 57. Alayı dinlenmeye bırakarak kendisi atına atlayıp sarp araziden Conkbayırı’na gitmiştir. Buraya geldiğinde,   27. Alay 2. Taburun “Balıkçı Damlarındaki” savunma müfrezinden arta kalan erlerin, 261 rakımlı tepeye  (Conkbayırı’nın güneyindeki platonun üzerinden kuzeye) doğu geri çekildiklerini görmüştür. İşte tam o an atından inen Mustafa Kemal, düşmandan kaçan Türk erlerinin tam önünde durarak o ünlü “düşmandan kaçılmaz” konuşmasını yapmış; kaçan erlere süngü taktırıp yere yatırarak, bozguna uğramış bir birlikten arta kalanlardan bir savunma hattı kurmuştur. Mustafa Kemal komutanlara verdiği emirde: “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” demiştir. Türk ordusunun yeniden savaş durumuna geçtiğini gören düşman kuvveti neye uğradığının şaşkınlığını yaşarken imdada yetişen 57. Alay ve 8. Tabur  düşmana saldırmıştır. Conkbayırı sırtlarında yaşanan boğaz boğaza çatışma sonunda 57. Alayın neredeyse tamamı şehit olmuş, ama düşman çıkarması da sonuçsuz kalmıştır. Mustafa Kemal’in ifadesiyle “kazandığımız an bu andır.” Mustafa Kemal, yönettiği, 25 Nisan 1915 taarruzunu, gece saat 10:00’da 3. Kolordu Komutanlığı’na çektiği telgrafta şöyle anlatmıştır: “Sağ kanatta Alay 57, sol kanatta Alay 77, Alay 27, Arıburnu istikametinde taarruz etmektedir. Düşman mavnalara binip kaçmaya başladı. Umum cephede düşmana taarruz ve (düşmanı) takip ediyorum. Sağ kanatta taarruz eden Alay 57’yi Alay 72’den bir taburla takviye ederek hücuma sevk ediyorum.”
«     Mustafa Kemal, 25 Nisan 1915’teki Arıburnu taarruzunda gösterdiği başarıdan dolayı “Arıburnu Kuvvetler Komutanlığı”na getirilmiş ve 25 Nisan 1915’ten 16 Mayıs 1915’e kadar bölgedeki tüm kuvvetleri tek başına komuta etmiştir. “Mustafa Kemal, 5-10 kişiyi bile idare edemezdi” dediği iddia edilen “tarih profesörüne” ithaf olunur!..
«     25/26 Nisan 1915’te düşman Arıburnu ve Conkbayırı’ndan yeni çıkarmalar yapmış ve her seferinde karşısında Mustafa Kemal’in komutasındaki Mehmetçiği bulmuştur. Örneğin, 26 Nisan tarihinde Conkbayır’na yapılan taarruzu Mustafa Kemal, daha sonra Kemalyeri diye adlandırılacak yerden yönetmiş, Kanlısırt-Kırmızısırt hattında düşmana ağır kayıplar verdirerek, düşmanı kıyıya çekilmeye zorlamıştır.
«     Bu başarılarından dolayı 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, 27 Nisan 1915’te,  Mustafa Kemal’e bir kutlama telgrafı çekmiştir :“Başarınızı kutlarım. Raporlarınızı Başkomutanlık Vekaleti Yüksek Makamına arz ediyorum… Emrinize verilen 33. Alay’la birlikte düşmanı denize dökünüz. Donanmamız bizi ateşle destekleyecektir. Tanrı’nın yardımı bizimledir.” Esat Paşa, 30 Nisan 1915’te bir kere daha Mustafa Kemal’e kutlama telgrafı çekmiştir: “Geceli gündüzlü devam eden harbi, başarı ile yöneterek her an bir başka surette belirmekte olan fedakar hizmetlerinizin devamını bekler, sizi yürekten kutlarım.
«     Mustafa Kemal, Çanakkale’deki başarılarından dolayı 30 Nisan 1915’te Gümüş İmtiyaz Madalyası almış, bunu Altın ve Gümüş Liyakat Madalyaları izlemiştir. (Mustafa Kemal’i günahı kadar sevemeyen Enver Paşa, bu madalyaları herhalde Mustafa Kemal’in mavi gözleri için vermemiştir.)
«     1 Mayıs 1915’te, Mustafa Kemal’in komutasındaki 19. Tümen, Arıburnu cephesinde düşmana taarruz etmiş, istenen sonuç alınamayınca, Mustafa Kemal,  2 Mayıs’ta taarruzu durdurmuştur.
«     9/10 Mayıs 1915’te Arıburnu cephesinin sağ yanından taarruza geçen düşman, Mustafa Kemal’in 19. Tümeni’ne bağlı birliklerce durdurulmuş ve geri püskürtülmüştür. 
«     10 Mayıs 1915’te, Mustafa Kemal’in Arıburnu muharebelerini yönettiği tepeye, 3. Kolordu Komutanlığı’nın günlük emriyle- “Kemalyeri” adı verilmiştir.
«     11 Mayıs 1915’te Başkomutan Vekili Enver Paşa, öğleden sonra 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla birlikte Kemalyeri’ndeki Arıburnu karargahına gelerek cephe hakkında Mustafa Kemal’le görüşmüştür.
«     16 Mayıs 1915’te, Edirne Valisi Hacı Adil Bey, Gelibolu Mutasarrıfı Rıfat, Maydos Kaymakamı Rahmi, Keşan Kaymakamı, Gelibolu Jandarma Komutanı’nın oluşturduğu bit heyet, 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla beraber Kemalyeri’nde Mustafa Kemal’i ziyaret ederek cephede gösterdiği fedakarlık ve kahramanlık nedeniyle kendisini tebrik etmişlerdir.
«     17 Mayıs 1915’te Mustafa Kemal, Arıburnu Kuvvetleri Komutanlığı’ndan ayrılarak 19. Tümen Komutanlığı’ndaki görevine dönmüştür. Ayrıca 19. Tümen, Kuzey Grubu Komutanlığı’na bağlanmıştır. Mustafa Kemal, Arıburnu Komutanlığı’ndan ayrılırken emrindeki birliklere yazdığı veda yazısında: “23 gün sevk ve idare etmek mutluluğu kazandığım siz demir kitlenin, Tanrı’ya sığınarak yaptığı hücum iledir ki düşmanın 20.000’i aşan kuvveti Arıburnu’nda yok edildi. Yirmi üç günlük ateşli ve kanlı ortak çabalarımız anısının samimi ve temiz duyguyla korunacağından eminim.” demiştir.
«     17 Mayıs 1915’te Mustafa Kemal’e, Arıburnu muharebelerindeki başarısından dolayı padişah adına “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” verilmiştir.
«     Mustafa Kemal, 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Gurup Komutanlığı’na getirilmiştir. Bu görevi Çanakkale’den ayrılacağı 10 Aralık 1915’e kadar devem etmiştir. Anafartalar Grup Komutanı olarak emrinde 3 kolordu (2.16.15. kolordular) vardır. Bu, Ordu Komutanlığı niteliğinde bir komutanlıktır. Turgut Özakman’ın da belirttiği gibi, “Çanakkale Savaşı boyunca, Liman Paşa dışında hiçbir komutan, bu kadar uzun zaman, bu kadar çok birliği ve bu kadar geniş bir alanı komuta etmemiştir.” (Özakman, age, s. 112). “Mustafa Kemal, 5-10 kişiyi bile idare edemezdi” dediği iddia edilen “tarih profesörüne” ithaf olunur!… Evet! Mustafa Kemal, 5-10 kişiyi değil binlerce kişilik koca 3 kolorduyu yönetmiştir.
«     23 Mayıs 1915’te, gösterdiği başarılardan dolayı Mustafa Kemal’e Alman İmparatoru tarafından “Demir Haç” nişanı verilmiştir.
«     30 Mayıs 1915’te, Çanakkale Ağıldere’de İngilizlerle şiddetli çarpışmalar yaşanmış, Mustafa Kemal’in komuta ettiği ordular Ağıldere muharebesini kazanmıştır.
«     1 Haziran 1915’te Mustafa Kemal’in albaylığa yükselmesi nedeniyle Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa, Mustafa Kemal’e “tebrik telgrafı” çekmiştir: “Yeni rütbenizi tebrik ederim. Bu terfi, görmekte olduğunuzu büyük ve fedakarane hizmetlerinize karşılık bir mükafat değil, ancak memlekete daha mühim ve ordumuza daha kıymetli hizmetler görebilecek mevkilere erişmek için geçilmesi gereken bir basamaktır”
«     4/5 Haziran 1915’te İngilizlerin gece Arıburnu cephesindeki siperlere saldırmaları üzerine başlayan mücadeleyi, sabaha karşı Düztepe’deki karargahından Tümen cephesine gelen Mustafa Kemal yönetmiştir. 19.Tümen birlikleri, işgal edilen siperleri düşmandan geri almıştır.
«     7 Haziran 1915’te Mustafa Kemal, Kemalyeri’ne giderek 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla görüşmüş ve tümeni için yeterli miktarda el bombası istemiştir.
«     29 Haziran 1915’te, Başkomutan Vekili Enver Paşa, Şehzade Ömer Faruk Efendi ve İstanbul Milletvekili Hüseyin Cahit Yalçın, Gelibolu’da 5. Ordu Karargahı’nı ve Kemalyeri’ni ziyaret etmişler. Daha sonra da Düztepe’de 19. Tümen Karargahı’nda Mustafa Kemal’i ziyaret etmişlerdir.
«     15 Temmmuz 1915’te Mustafa Kemal’e başarılarından dolayı, “Takfon” (nikel, bakır, çinko alaşımı) Harp Madalyası verilmiştir.
«     16 Temmuz 1915’te gazeteci, yazar ve şairlerden oluşan bir heyet Gelibolu’ya gelerek 5. Ordu ve 3. Kolordu karargahlarını gezmiştir. Heyet, Cesarettepesi’ne giden yolun düşman kontrolünde olmasından dolayı Mustafa Kemal’i ziyaret edememiş, fakat telefonla konuşarak başarılar dilemiştir.
«     6/7/8 Ağustos 1915’te İngilizlerin Arıburnu cephesine ve Conkbayırı’na saldırmaları üzerine çok kanlı çarpışmalar olmuştur. Mustafa Kemal, 7 Ağustos 1915’te saat 05:05’te, Kuzey Gurubu Komutanlığı’na yazdığı raporda: “Düşman gece yarısından başlayarak topçusuyla şiddetli ateş altına aldığı 18. ve 27. Alay cephelerine, saat  04:30’da hücum etmişse de Tanrı’nın yardımıyla ağır kayıplar verdirilerek hücum sonuçsuz bırakılmıştır.” demiştir.
«     8 Ağustos 1915’te, Conkbayırı İngilizlerin eline geçmiştir. Mustafa Kemal, saat 19:00’da Kuzey Grubu Komutanı Esat Paşa’ya, Conkbayırı bölgesindeki kritik durumu belirterek 5. Ordu Komutanı Liman von Sandersi’i ikaz etmesini bildirmiştir. Conkbayırı’ndaki durumun iyice kötüye gitmesi üzerine, 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders adına Kurmay Başkanı Albay Kazım (İnanç), Mustafa Kemal’i telefon başına çağırarak “durumu nasıl gördüğünü” sormuştur. Mustafa Kemal bu soruya: “Bütün mevcut kuvvetlerin, komutam altına verilmesinden başka çare kalmamıştır!” diye cevap verince, şaşıran Kurmay Başkanı, Çok gelmez mi? diye sorunca, Mustafa Kemal: “Az gelir!” cevabını vermiştir. İşte o kritik aşamada Mustafa Kemal gece saat 21:45’te Maraşal Liman von Sanders’in emriyle Anafartalar Grubu Komutanlığı’na getirilmiş ve 9 Ağustos günü sabahın ilk ışıklarıyla taarruz emri verilmiştir. Mustafa Kemal, gece saat 01:30’da Anafartalar Grubu Komutanlığı karargahının bulunduğu Çamlıtekke’ye giderek grubun komutasını eline almıştır.
«     9 Ağustos 1915’te Mustafa Kemal’in komutasındaki kuvvetler Anafartalar bölgesinde düşmana saldırmıştır. Mustafa Kemal, 7. ve 12. Tümenlerin sabaha karşı başlayan taarruzunu, Anafartalar bölgesindeki bir tepeden başından sonuna kadar yönetmiştir. Düşman bozguna uğrayarak kaçmıştır. Taarruz sonrasında Mustafa Kemal akşamüzeri Anafartalar’dan ayrılıp Conkbayırı’na hareket etmiştir. Yol üzerinde Çamlıtekke’de, Liman von Sanders ile görüşerek akşam, Conkbayırı ile Suyatağı arasındaki 8. Tümen Karargahı’na gelmiştir. Burada son durumu inceleyerek, 10 Ağustos şafağında yapılacak taarruzun son hazırlıklarını tamamlamıştır.
«     10 Ağustos 1915’te, Mustafa Kemal, İngilizlerin 8 Ağustos’ta ele geçirdiği Conkbayırı’na taarruz etmiştir. Mustafa Kemal taarruz öncesinde askerlerine: “Askerler! Karşınızdaki düşmanı mağlup edeceğinize hiç şüphe yoktur. Fakat siz acele etmeyin. Evvela ben ileri gideyim. Siz, ben kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birlikte atılırsınız.” 8. Tümen alayları tarafından başlangıçta sadece süngü hücumuyla gerçekleşen bu taarruzda 4 saat süren kanlı süngü muharebeleri sonunda Conkbayırı’nıın tamamı ele geçirilmiştir. Düşmana çok büyük kayıplar verdirilen bu savaş sırasında Mustafa Kemal, göğsündeki saate isabet eden bir şarapnel parçasıyla yaralanmıştır. Mustafa Kemal, Conkbayırı’nı geri aldıktan sonra öğleden sonra 8. Tümene veda ederek Anafartalar Grubu Karargahı’na dönmüştür.
«     16 Ağustos’ta İngilizler, Anafartalar cephesindeki Kireçtepe’ye taarruz etmiş, Mustafa Kemal ateş hattında 5. Tümen Karargahı’nın bulunduğu 161 rakımlı tepeden savaşı yönetmiştir.
«     1 Eylül 1915’te Mustafa Kemal’e, Gelibolu’daki “üstün başarılarından” dolayı Gümüş Liyakat Madalyası verilmiştir.
«     Mustafa Kemal, Çanakkale’de 20 Eylül 1915’te rahatsızlanmıştır.
«     Mustafa Kemal, 27 Eylül 1915’te Liman von Sanders’e,, Anafartalar Grubu Komutanlığı’ndan istifa edeceğini bildirmiştir. İstifa gerekçesi olarak, Enver Paşa’nın son gelişinde kendisini ziyaret etmemesini göstermiştir. Ancak istifası kabul edilmemiştir.
«     31 Ekimde Enver Paşa, 3 Kasımda Ayan ve Mebusan Meclisi üyeleri Çanakkale’de Mustafa Kemal’i ziyaret etmiştir.
«     7 Kasım 1915’te, İngiliz Savaş Kabinesi Çanakkale’yi boşaltma kararı almıştır.
«     11 Aralık 1915’te Mustafa Kemal İstanbul’a gelirken, onun yerine Anafartalar Grubu Karargahı’na Fevzi (Çakmak) Paşa atanmıştır.
«     19/20 Aralık 1915’te İngilizler, Çanakkale’deki siperleri boşaltarak çekilmeye başlamışlardır.
       İşte, “5-10 kişiyi bile idare edemediği” iddia edilen Mustafa Kemal’in “Çanakkale Savaşları”ndaki “baş döndüren” liderliği, başarıları ve kahramanlığı… Sadece büyük zaferleri; Arıburnu zaferi, Conkbayırı taarruzu, I ve II. Anafartalar zaferleri, başka hiçbir şey yapmamış olsa bile, onun adının tarihe altın harflerle yazılmasına yeter de artar bile…
      Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşları’ndaki bütün planlarını, kararlarını, emirlerini, başarılarını, yaşanan sıkıntıları ve çelik iradesini “Anafartalar Muharebelerine Ait Tarihçe” ve “Arıburnu Muharebeleri Raporu” adlı anılarından belgeleriyle ve bütün ayrıntılarıyla anlatmıştır. Bunlar yayınlanmıştır. Mustafa Kemal’in anlattıklarını, Çanakkale Savaşlarına katılan diğer komutanların anıları da doğrulamaktadır. Ayrıca, Çanakkale Savaşları sırasındaki “emirler, “yazışmalar”, “mektuplar”, “raporlar” bugün elimizdedir. Bunlara bakılınca Mustafa Kemal’in Çanakkale’de nasıl bir “inanç” ve “cesaretle” mücadele ettiği, askerlerinin en önünde nasıl hücumlara kalktığı, nasıl savaşıp nasıl kazandığı bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilmektedir.
       Çanakkale Savaşları sırasında Mustafa Kemal’in “olağanüstü kahramanlığı” konusunda daha önce ODATV’ye yazdığım “Atatürk Siperde Nasıl Dururdu?” adlı yazıma bakılabilir. (http://www.odatv.com/n.php?n=ders-ataturk-siperde-nasil-dururdu-2706101200)
      Bir Yobaz-Liboş ve Tatlısı Solcusu Yalanı Daha: “Mustafa Kemal’i Çanakkale Savaşlarından Sonra Kimse Tanımıyormuş!”

       Bugün “antiemperyalist”, “vatansever” çıkışlarıyla tanıdığımız, sevdiğimiz ve görüşlerinden yararlandığımız Prof. Yalçın Küçük, bakın geçmişte ne demiş bir kitabında:
       “Kemal Paşa için parlak bir askeri geçmiş yaratmak için bulunabilen ve seçilen tek yer Gelibolu oluyor… Yaptıklarından dolayı zamanında bir kahraman sayılmıyor. Kahramanlığının ilanı çok sonraki yıllara denk düşüyor… Kemal’in, Anafartalar kahramanlığı, ilk kez, genç bir gazeteci yazar olan Ruşen Eşref tarafından, 1918 yılı Mart ayında ortaya atılıyor. 1919 yılı yaz ortalarına gelindiğinde bile, kahraman susuzluğu yaşayan ülkede bunun fazla tutmadığı anlaşılıyor…” (Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, 5, s. 255, 398; Özakman; age, s.112.)
       Sevgili Yalçın Hoca’nın “geçmişte” böyle düşünmesinin iki nedeni olabilir: 1. Ya sevgili hocamız, tarihi iyi araştırmamış, iyi okumamış, dolayısıyla “yobaz-liboş” tezlerinden kolayca etkilenmiş! 2. Ya da tarihi iyi biliyor ve bilerek bu düşünceleri ortaya koyuyor! Ben hocamızın “bilerek” Türk toplumunu yanıltacağını düşünmüyorum. Ama o zaman da “Koskoca profesöre araştırmadan, incelemeden kitap yazmak yakışır mı?” diye sormak geliyor içimden!
       “Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşları’nda herhangi bir başarısı olmadığı” iddiasının “kocaman bir yalan” olduğunu yukarıda gördük. Şimdi de gelin, “Mustafa Kemal Çanakkale’de yaptıklarından dolayı zamanında bir kahraman değildi” yalanını deşifre edelim:
     Mustafa Kemal 1919’da Anadolu’ya geçtiğinde, Havza, Amasya, Erzurum, Sivas, Anakara’da hap “kahraman gibi” karşılanmıştır. Amasya’da halk tarafından “kırmızı halıyla” karşılanan Mustafa Kemal’e Amasya Müftüsü,Çanakkale’den sonra memleketi ikinci defa kurtarmaya geldiniz…” diye iltifat eder. Demek ki, 1919’da Amasyalılar ve Müftü Hacı Hafız Tevfik Efendi, Mustafa Kemal’in “Çanakkale kahramanı” olduğunu bilmektedir.
     Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşlarındaki başarısını kıskanan Enver Paşa, Mustafa Kemal’in “fazla parlamaması” için onun resminin gazetelerde basılmasını bile yasaklamasına rağmen, Mustafa Kemal adının duyulmasına engel olamamıştır.
     Mustafa Kemal’in “Çanakkale kahramanı” olduğunu bizim “yobaz-lioşlar” dışında inanın herkes bilmektedir.

    
 İşte, 1915-1919 arasında Mustafa Kemal’in “Çanakkale kahramanı” olduğunu bilenler, yazanlar, söyleyenler:
     Yeni  Mecmua:
     1918 yılında, Çanakkale Savaşlarına “özel bir sayı” ayıran Ziya Gökalp’in Yeni Mecmua dergisinde Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki başarıları anlatılmıştır. 
        Mehmet Emin Yurdakul:
        Mehmet Emin Yurdakul, 15 Eylül 1915’te yayınlanan Tan Sesleri adlı kitabında, “Ordunun Destanı” adlı manzumenin ilk dörtlüğünde Mustafa Kemal’den söz etmiştir.
        Lütfi Simavi:
        1924’te yayınlanan anılarında;Bu gezide, o sırada İstanbul’da bulunan Çanakkale kahramanlarından Mustafa Kemal Paşa’da bulunuyordu….Çanakkale’deki övünç ve gurur verici hizmetleriyle, herkes gibi ben de kendisini gıyaben tanıyordum, fakat şahsen görmemiştik. Hizmetlerinden ve başarılarından dolayı kendisini orada tebrik ettim.”
       İsmail Hakkı Okday (Vahdettin’in Damadı):
      “Vahdettin Efendi, bu seyahate çıkarken, kendisine refakat etmek üzere o zaman ‘Anafartalar Kahramanı’ diye anılan Mustafa Kemal Paşa’yı da yayına almıştı.”
       Ruşen Eşref Ünaydın:
        Mustafa Kemal’le Çanakkale Savaşlarındaki başarıları konusunda bir mülakat yapan Ruşen Eşref Ünaydın, 28 Mart 1918’de Mustafa Kemal ve Çanakkale Savaşları konusunda şunları yazmıştır:
     “Memleketin en tehlikeli zamanlarında can verircesine vazife başına atılan bu kahramanın elini sıktım. İçimde ona karşı derin bir hürmet, bir İstanbul çocuğu ruhuyla derin bir şükran olduğu halde yanından ayrıldım”
       Rıza Tevfik:
       19 Ağustos 1918’de şöyle demiştir: “Aşiyan’da Tevfik Fikret’le yapılan ilk anma töreni için… geldiği zaman kendisini kapıda karşılamış ve orada bulunanlarla Tevfik Fikret’in eşine, ‘Anafartalar kahramanı meşhur Miralay Mustafa Kemal Beyefendi’ diye takdim etmiştim.”
      Amiral Chaltrope:
       İngiliz İşgal Kuvvetleri komutanlarından Amiral Chaltrope, 23 Haziran 1919’da, Lord Curzon’a gönderdiği bir telgrafta Mustafa Kemal’den, “Çanakkale Savaşı’nda büyük ün yapmış Mustafa Kemal Paşa” diye söz etmiştir.
       Amiral Webb:
        İngiliz İşgal Kuvvetleri temsilcilerinden Amiral Webb, 28 Haziran 1919’da Sir R. Graham’a gönderdiği telgrafta Mustafa Kemal’den, “Çanakkale Savaşı’nda bir hayli ün yapan Mustafa Kemal… Samsun’a müfettiş olarak gönderildi” diye söz etmiştir.
       Yeni Gün Gazetesi:
      Yunus Nadi’nin Yeni Gün gazetesi, Mustafa Kemal’in Adana’dan İstanbul’a gelişini, 14 Kasım 1918 tarihli sayısında manşetten, “Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal bir gün önce İstanbul’a geldi” biçiminde duyurmuştur.
       L’İllustrasyon Dergisi:
       26 Şubat 1921’de 4069. sayısında Mustafa Kemal’i: “Kararlı, sert ama iman etmiş olan Mustafa Kemal Paşa, dünyaya baş kaldırmıştır. Meslekten askerdir. Çanakkale’de İngilizler karşısında kazandığı büyük zafer anılmaya değer.”olarak tanımlamıştır.
      Tevhid-i Efkar Gazetesi:
       31 Ağustos 1921 tarihli sayısında Mustafa Kemal için, “Çanakkale’de iki defa İstanbul’u kurtarmış olan Mustafa Kemal Paşa, bu defa da vatanı kurtaracaktır.” demiştir.
       Yahya Kemal:
       Yahya Kemal, 1921 yılında, Mustafa Kemal’den şöyle söz etmiştir: “Fatih’te, Aksaray’da küçük dükkanlarda, Eminönü’ne kadar bütün vitrinlerde, muzaffer kumandanlarımızın yanında Mustafa Kemal Paşa’nın da resmi bulunurdu, hatta köprüde, şapkalı satıcıların Mustafa Kemal Paşa’nın alçıdan küçük heykellerini sattıkları bilinmektedir”.
      M. Zekeriye Sertel:
       20 Mart 1919’da Mustafa Kemal hakkında şöyle demiştir: “Osmanlı tarihinin en şerefli bir sayfasını işgal edeceğine şüphe olmayan Çanakkale başarısı, orada çarpışan Türklük ruhunu, Türklük fedakarlığını ispat ettiği gibi, bir de Mustafa Kemal gibi büyük bir kahramana malik olduğumuzu gösterdi. Tarih, Çanakkale vakasını kaydederken hiç şüphesiz Mustafa Kemal ve Cevat Paşaların isimlerini de altın harflerle yazacaktır… Büyüklerini tanıma mecburiyetinde olan gençlik, Mustafa Kemal adını da belleklerine eklemeli ve kurtarıcılarımızdan birinin de o olduğunu unutmamalı”.
***
         Bütün bu gerçekler, “kabak gibi” ortada dururken, hala hiç utanıp sıkılmadan, hiç vicdan azabı duymadan, hiç Allah’tan korkmadan, “Çanakkale Savaşı’nı Türkler değil Almanlar kazandı!”, “Mustafa Kemal, 5-10 kişiyi bile idare edemezdi!” “Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşlarında herhangi bir başarısı yoktu! Çanakkale Kahramanı olduğu sonradan uydurulmuştur” gibi “yalanlarla” önce kendilerini, sonra da bu milleti zehirleyenlere karşı sonuna kadar mücadele edeceğimi buradan bir kere daha ilan ediyorum.
   
Sinan Meydan        

  Kaynaklar:
         Cemil Conk, Conkbayırı Savaşları, Ankara, 1959.
         Erol Mütercimler, Gelibolu, İstanbul, 4.bs, İstanbul, 2005.
         Esat Paşa’nın Çanakkale Anıları, İstanbul, 1975.
         İsmet Görgülü, Çanakkale İlk Günde Biterdi, İstanbul, 2008.
         Mustafa Kemal Atatürk, Anafartalar Muharebelerine Ait Tarihçe, Ankara, 1962.
         Mustafa Kemal Atatürk, Arıburnu Muharebeleri Raporu, Ankara, 1968.
         Turgut Özakman, Vahdettin Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, 6.bs, İstanbul, 2007.
         Utkan Kocatürk, Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, İstanbul, 1999.
         Yeni Mecmua Dergisi Özel Sayısı, 1918.

       

20 Aralık 2010 Posted by | Atatürkçülük(Kemalizm), Sinan MEYDAN | Yorum bırakın

Kuva-yı Milliye’nin Askeri Açıdan Etüdü

1.GİRİŞ

Birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olan bu günlerde “Kuva-yı milliye”, “Kuva-yı milliye ruhu” terimleri daha çok anlam kazanmaktadır

Kuva-yı Milliye deyiminin sözlük anlamı “Milli Kuvvetler, Milli Güçler” veya başka bir ifade ile “Milis Kuvvetleri” demektir. Geniş kapsamlı özel bir tanım yapmak mümkündür. Bu durumda; “Kuva-yı Milliye, yurdumuzu parçalamak üzere harekete geçen İngiliz, Fransız, Yunan, İtalyan kuvvetlerine karşı açılan cephelerde çarpışmak üzere teşkilâtlanan bölge milis kuvvetleridir” (1) denilebilir. Hareketin özelliği sebebiyle, Milli mücadeleye katılan ve bu mücadeleye taraftar olan herkese de “Kuva-yı Milliyeci” denilmiştir.

Kuva-yı Milliye deyimi dar ve geniş anlamda olmak üzere iki anlamda kullanılmıştır. Dar anlamda Kuva-yı Milliye, düzenli ordu birlikleri dışında bir tür gerilla savaşı ile mücadele veren, sevk ve idareleri merkezi bir komutanlığa bağlı olmayan silahlı gruplardır. Geniş anlamda Kuva-yı Milliye ve İstiklâl Harbi’nin tümünü ifade eder. (2) Pek çok tarihçi de Kuva-yı Milliyeci ifadesini İstiklâl Harbi, Milli Mücadele yanlısı anlamına kullanmıştır. Aynı zamanda şu belgede de bu hususlar vurgulanmakta ve doğrulanmaktadır. “Kuva-yı Milliye adı altında çıkarttıkları fitne ve fesat, Anayasa’ya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek, şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle içgüvenliği bozanların tertipçisi ve teşvikçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selânikli Mustafa Kemal Efendi, eski Yirmiyedinci Fırka Kumandanı (3)

İstiklâl Harbi’ni Mondros mütarekesinden sonra başlatırsak yaklaşık 4 yıl sürmüştür. 4 yıl sürekli savaş olmamakla birlikte iki yılı kuva-yı milliye’nin etkin olduğu dönemdir. Biz burada kuva-yı milliye tâbirini yukarıda açıkladığımız birinci manada kullanıyoruz.

Bugün günlük hayatta pek çok kişinin kullandığı “Kuva-yı Milliye Ruhu”na da değinmekte yarar var sanıyorum. Kuva-yı Milliye birlikleri halkın içinden milli duygularla oluşmuş, meslek, gelir düzeyi, genç. yaşlı v.b. pek çok hususlar dikkate alınmaksızın bir nevi kendiliğinden oluşmuş birliklerdir. Yukarda bir tanımda da belirttiğimiz gibi yurdu düşmana karşı korumak amacıyla oluşmuş birliklerdir. Bunların oluşumunda gönüllüğün önemli bir yer tuttuğunu unutmamak lâzımdır. Mustafa Kemal ATATÜRK bu istek ve arzuyu milli ahlâka dayalı bir husus olarak şöyle ifade etmiştir “… Bir iş, her neye ait olursa olsun, insanın kuvvet kullanmasını, yorulmasını gerektirir, insanlar mecbur olmadıkça kendilerini yormak istemezler. Halbuki bazı işler vardır ki kendiliğinden, insanda onu yapmak için, içte bir arzu, bir eğilim doğar, o iş arzulanmaya değer olur. işte ahlâki işler aynı zamanda hem mecburi ve hem de arzulanabilir işlerdir. Bir işin ahlâki bir değerinin olması, ayrı ayrı insanlardan, daha yüce bir kaynaktan meydana gelmiş olmasıdır. O kaynak, cemiyettir, millettir! Hakikatte, ahlâklılık kişilerden ayrı ve bunların üstünde, ancak toplumsal, millî olabilir. Milli ahlâk, milletin sosyal düzeni ve huzuru, şimdiki ve gelecekteki refahı, saadeti, selameti ve güvenliği medeniyette ilerleme ve yükselmesi için insanlardan, her hususta ilgi, gayret, nefsin feragatini ve gerektiği zaman seve seve canının verilmesini isteyen ahlâktır. Mükemmel bir millete milli ahlâkın gerekleri, o milletin fertleri tarafından adeta düşünmeksizin, vicdani, hissi bir sebeple yapılır. En büyük milli his, milli heyecan işte budur…”(4)

İşte burada ifade etmek istediğimiz “Kuva-yı Milliye Ruhu” budur. İçten gelen bir istekle birlik ve beraberlik içinde millet fertlerinin ülke çıkarlarım ön plana çıkarması yüce önder ATATÜRK’ün milli ahlâkın tanımında belirttiği hususların uygulama alanına konulmasıdır. İstiklâl Harbi’nin başarısının da bu ruha bağlı olduğu herkesin malumudur.

Bu kavramları bu şekilde açıkladıktan sonra Kuva-yı Milliye nasıl olmuştur. Nedenleri, doğuşu ve amaçları üzerinde durmak konumun incelenmesi bakımından önemlidir.

2.KUVA-YI MİLLİYE’NİN OLUŞUMU VE AMAÇLARI

a. Kuva-yı Milliye’nin Doğuşu:

Kuva-yı Milliye’nin doğuşu bir takım nedenlere dayanmaktadır. Bu nedenleri iyice ortaya koyabilmek için 1918 yılı sonları Osmanlı Devleti’nin durumuna bakmak gerekir.

I. Dünya Harbi’nin galipleri 30 Ekim 1918 yılında imzalanan Mondros Mütarekesi hükümlerini diledikleri şekilde (hedefleri doğrultusunda) yorumlayarak Osmanlı Devleti’ni paylaşma arzularını yerine getirmek istemişlerdir. Bunun içinde hiç vakit kaybetmeden 3 Kasım 1918’de Musul İngilizler tarafından işgal edilirken, 13 Kasım 1918’de İngiliz ağırlıklı İtilâf donanması İstanbul’a gelerek bir askerî yönetim kurmuşlardır. Böylece Birinci Dünya Harbi’nde geçemedikleri Çanakkale’yi savunmasız bir biçimde geçmişlerdir.

1919 yılının ilk aylarından itibaren Adana, Urfa, Antep, Maraş bölgesi Fransızlar, Çanakkale Boğazı civarını, İstanbul ve bazı Anadolu’daki stratejik noktalar (Irak’ta olduğu gibi) İngilizler, Muğla, Antalya bölgesini İtalyanlar işgal ederken, limanlar ve demiryolları da İtilâf kuvvetlerince kontrol altına alınmıştır.

Türk milletinin en çok ağırına giden işgal hareketi ise İzmir’in İtilâf devletlerinin destek ve onayıyla Yunanlılar tarafından işgal edilmesi olmuştur. Milli mücadele hareketi yukarıda değindiğimiz gibi bir ruhla ortaya çıkmış, aynı kaynağa dayanmış Anadolu’nun her yerinden fışkırmıştır, işgal edilen yerler büyük mücadelelere sahne olduğundan, mücadelenin yoğun olduğu yerler daha çok ön plana çıkmış bir nevi efsaneleşmiştir. Bunun sonucunda Batı Anadolu Kuva-yı Milliye hareketleri, birlikleri bakımından adından daha çok söz ettirmiştir.

15 Mayıs 1919 sabahı başlayan Yunan işgaline karşı Batı Anadolu’da ilk direniş 16 Mayıs sabahı Urla’da olmuştur, İzmir’in işgalini öğrenen 800 kadar yerli Rum, Türk köylerine saldırmaya, savunmasız insanları öldürmeye, mallarını yağmalamaya başladılar. Urla’nın Türk mahallelerini kuşattılar. Bunun üzerine Urla’da bulunan 173 ncü Aday Komutanı Yarbay Kâzım Bey yanında bulunan 18 er ve birkaç jandarma ile birlikte kasabayı savunmaya başladı, ilk Rum saldırısı püskürtüldü. Rum çetelerinin taarruzu karşısında dehşet verici ve mezalimi öğrenen Urla halkı kasabadaki silah deposunu zorla açmış, mevcut 120 tüfek ve cephaneyi alarak bir milis kuvveti meydana getirmişlerdir. 173 ncü Alay’ın emrine girerek onun vurucu gücünü arttırmışlardır. (5)

Bu olayla birlikte Batı Anadolu’da ilk Kuva-yı Milliye mücadelesi başlamıştır. Bunu 172 nci Alay Komutanı Ali Bey’in (Çetinkaya) Ayvalık’taki çalışmaları izledi. Ali Bey 24 subay ve 150’ye yakın askerinin yanında halktan 300 kişilik bir milis kuvveti de kurmuştu.(6)

Yine Batı Anadolu’daki Kuva-yı Milliye birliklerinin oluşumuyla ilgili olarak şu örnekte dikkate değer gözükmektedir. “Batıda Kuva-yı Milliye konusundaki girişimlerden önemli biri de 57 nci Tümen Komutanı Albay Şefik Bey’in (Aker) çalışmalarıdır. Şefik Bey, 23 Mayıs 1919’da Harbiye Nezareti’ne gönderdiği bir yazıda: “Durumun düzeltilmesi için, Kuva-yı Milliye teşkilâtı kurmanın en iyi tedbir olacağını” bildirmesi ve Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’nın (Çobanlı) da bu yazının altına: “Son fıkra çok önemlidir. Acele edilmesi lâzımdır” diye not düşmesi üzerinde durulacak bir noktadır. Görüldüğü gibi Harbiye Nezareti bu fikri desteklemiş, ancak hiçbir yardım yapacak güçte olmadığından her şeyi onun girişimine bırakmıştı. Diğer yandan 17 nci Kolordu Komutanlığı’na atanan Albay Bekir Sami Bey de İstanbul’dan hareketinden önce Harbiye Nazın Şevket Turgut Paşa’dan aldığı direktifte böyle bir yetkiye sahip olmuştu” (7)

1919 yılı Haziran ayı başlarından itibaren Kuva-yı Milliye teşkilatlanması ve mücadelesi hızla gelişmeye başlamıştır. Batı Anadolu’nun iç kısımlarına da yayılmıştır. Nitekim yine Haziran başlarında İsparta ve Burdur’daki çok sayıda yedek subay, Kuva-yı Milliye kurmaya hazır olduklarını belirterek Burdur Askerlik Şubesi başkanına müracaatta bulunmuşlardır. Binbaşı İsmail Hakkı Bey durumu, Çine’de bulunan 57 nci Tümen Komutanı Alb. Şefik (Aker) Bey’e 7 Haziran’da bildirmiştir. Yazısında askerlerce kurulacak milli bir teşkilâta müsaade istemiştir. Bazı yöneticilerin bu fikre olumlu bakmadığım bilen Şefik Bey’de verdiği cevapta “milli teşkilâtın ahaliye ait bir keyfiyet olduğunu ve firari erlerin nizami kıtalarına iadesi hususunda çalışmasını” belirtmesine rağmen, gizli olarak, milli teşkilâtın el altından desteklenmesi emrini vermiştir.(8)

Kuva-yı Milliye birliklerinin oluşumunu sadece batı bölgesinde değil, Anadolu’nun her yerinde olmuştur. Güney Cephesinde şu olay Kuva_yı Milliye’nin kuruluşunu başlatmıştır: “Güneyde Fransız işgaline ve Fransız Ermeni işbirliği ile Türklere yapılan zulüm, hakaret, yağma ve öldürme olaylarına karşı ilk direnme 19 Aralık 1918’de Dörtyol’a bağlı Karakese Köyü’nde oldu. Hayatlarından endişe eden köy halkı Fransızlara silâhlı savunmaya geçtiler. Çarpışma sonunda Fransızlar 15 ölü vererek çekilmek zorunda kaldılar” (9) .Özellikle Sivas Kongresi’nden sonra Güney Cephesinde çeşitli rütbelerdeki subaylar, Kuva-yı Milliye hareketlerini sivil kıyafet ve takma adlarıyla organize etmişlerdir. Şu belgede bu bölgedeki Kuva-yı Milliye’nin faaliyetlerinden bahsedilmektedir. 3 ncü Kolordu Komutanı Selahattin Bey, Heyet-i Temsiliye Başkanlığına gönderdiği 28.3.1920 tarihli yazısının 3 ncü maddesinde “Kılınç Ali Bey’in komutasında bir kısım Kuva-yı Milliye Kilis’ten Antep’e ilerleyen düşmanı uzaklaştırmak üzere 27.3.1920’de Akça koyunlu istikâmetine hareket etmiştir.” (10) demektedir.

Kuva-yı Milliye’nin oluşumuyla ilgili pek çok örnek mevcuttur. Ancak biz burada tümünü veremeyeceğimiz için bu kadar örnekle yetiniyoruz.

b. Kuva-yı Milliye’nin Doğuş Nedenleri:

Kuva-yı Milliye dediğimiz birlikler olsun, Kuva-yı milliye hareketi dediğimiz faaliyetler olsun elbette pek çok nedene dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Türk istiklâl Haiti’nde önemli bir yeri olan bu düşünce ve faaliyetlerin nedenlerini şu şekilde sıralamamız doğru olacaktır.

(1) Türk Devleti’nin parçalanarak ortadan kaldırma düşüncesi. Bu düşüncenin somutlaşmasını, biz 18 ocak 1919 tarihinde başlayıp, yıl sonuna kadar devam eden Paris Konferansındaki konuşma ve pazarlıklardan anlamamız mümkündür. Sevr antlaşması yine bir başka somut örnektir. Mondros Mütarekesine dayalı işgaller diğer bir örnektir.

(2) Damat Ferit Paşa hükümetinin, işgallere seyirci kalan ve itidal tavsiye etmekten başka herhangi bir girişimde ve faaliyette bulunmaması. Padişah Vahdettin’in de aynı düşünceyi paylaştığı şu sözlerinden de anlaşılmaktadır:” bağıralım, fakat elimizi kaldırmayalım.” (11)

(3) İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali ve Yunan mezalimi; Paris Barış Konferansı’nında itilâf devletlerinin almış olduğu bir kararla, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali Türk milletinde büyük bir infial yaratmıştır. Yunanistan bağımsız bir devlet haline gelmesinden (1829) sonra Osmanlı Devleti ile sürekli savaş halinde olmuş, Osmanlı aleyhine topraklarını genişletmiştir. Bu durum ister istemez bir düşmanlık yaratmıştır. Tarihten gelen Yunanistan’ın bu uzlaşmaz, kin dolu tutumuna Yunan vahşeti eklenince Atatürk’ün yukarıda ifade ettiğimiz sözlerinde belirttiği gibi, içten gelen millî, vicdani duygularla kendini koruma düşüncesi ortaya çıkmıştır. Yunan vahşeti o kadar büyük boyutlara ulaşmıştır ki, yapılanlar Türklere karşı bir soykırımdan başka bir şey değildir. Bu olaylarla ilgili pek çok belge mevcuttur. “Subayların yalnız askerî teçhizatı değil, para çantaları, alyans yüzükleri, saat, sigara tabakası, çakmak, yenice görünen elbise kalpaklarına kadar her şeyleri soyulmuştu. Soygunculuk pek yaygın olmuş; Türk evlerine zorla girilerek birçok ailelerin çamaşırlarına varıncaya kadar bütün eşyaları alınmıştı.” (I2) denirken, bir başka belgede de “İşgalin ilk 48 saati içinde İzmir ve banliyölerinde (Urla yarımadası ve köyleri dahil) öldürülen Türklerin sayısı 2000’in çok üstünde idi” (l3) ifadelerine yer verilmiştir.

Yunanlılar bu mezalimi yaparken, Anadolu’daki Rumlarla işbirliği yaparak faaliyetlerini akıl almaz boyutlara çıkarmışlardır. Niyetlerini de çıkarmadan önce belli etmişlerdir. Şu kısa örnekte bunu açıkça ortaya koymaktadır. “Çıkarmadan aylar önce silahlandırılmış, yerli Rum çetelerinin, Yunan askerleriyle işbirliği ederek giriştikleri bu menfur cinayetler pek vahşiyane bir hal almıştı. Yağma ve soygunculuk da son haddini bulmuştur. Sivil ve askerî bütün devlet daire ve müesseselerinin kasaları kırılmış toplam olarak 21 kasadan 231426 liralık nakit para alınmıştı.” (14)

(4) Türk halkının kendi bölgesini savunma düşüncesi; İzmir’in işgali ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Ermeni katliamları, Fransız Ermeni işbirliği Türk insanın kendi yurdunu savunma düşüncesine itmiştir. Milli duygularla ortaya çıkan bu düşünce Kuva-yı Milliye’nin kurulmasında etkili olmuş, Türk halkı hiç olmazsa önce kendi bölgesini kurtarma fikriyle hareket etmeye başlamıştır. Bilhassa Sivas Kongresi’ne kadar bu düşünce etkili bir biçimde halkta yer etmiştir. (15) Halk bu düşüncesini eylem alanına Kuva-yı milliye olarak geçirirken, daha sonra organize hareket etme mecburiyeti bağımsızlık fikrinin pekişmesini sağlamıştır. Mevcut ihtiyaçlar, mevcut şartların gereği ne ise Türk milleti o yola başvurmuştur.

Sadece ülkeyi yönetenlerin veya bir kısım aydınların fikirleri peşinde koşmamıştır. Yani sonuçta milletin sağ duyusu galip gelerek bağımsızlık mücadelesi başarıya ulaşmıştır. (16)Bölgesel olarak başlayan Kuva-yı milliye hareketi de bu mücadelede önemli bir basamak olmuştur.

(5) Ordunun terhis edilmesi ve zayıf durumda olması: Kuva-yı Milli’nin doğmasının önemli nedenlerinden birisi de ordunun terhis edilmesi ve mevcut kuvvetlerinin de yetersiz olmasıdır. Mondros Mütarekesine göre ordunun terhis edilmesi gerekiyordu. Nitekim bu büyük oranda yapılmış, ordunun mevcudu 50 bin civarına indirilmiştir. Bu mevcut asayişi sağlamakla görevliydi. Türk ordusuna bırakılan silâh ve cephanenin büyük kısmı zaten İstanbul’da depolanmıştı, İstanbul’da itilâf devletlerinin kontrolü altında. Bu durum karşısında yapılabilecek tek şey halkın kendi başının çaresini bakmak olmuştur. Teçhizat ve mühimmat bakımıdan yetersiz olmakla birlikte dağınık kuvvetlerin yanında en dedi toplu gözükeni Erzurum’da bulunan l5’nci Kolordudur. (17) Atatürk Büyük Nutuk’un başında bu durumu çok güzel tasvir etmiştir. Bu durumda yapılacak tek şey topyekün savaştan başka şey değildir. Bu savaşı yürütmek için mevcut şartlarda Kuva-yı milliye’yi doğurmuştur.

c. Kuva-yı Miliye’nin Amaçları:

Türk milletinin kendi içerisinden, milli duygularla teşekkül eden Kuva-yı Milliye’nin kurulmasının belli başlı amaçlarını şu şekilde ifade etmek mümkündür.

(1) Türk milletinin yunan işgalleriyle başlayan saldırılara boyun eğmeyeceğini ve işgalleri onaylamadığını dünya kamuoyuna duyurmak. Bu amaçlarla yapılan mitingler, protesto telgraflarının çekilmesi Kuva-yı milliyenin amaçlarından biri olduğunu açık göstermektedir. İzmir’in işgalinden bir gün önce 14 Mayıs 1919 tarihinde “Yahudi Maşatlığında yapılacak miting için dağıtılan bildiride şöyle denilmektedir.

“Ey bedbaht Türk!…

Wilson prensipleri unvan-ı insaniyetkâranesi altında senin hakkın gasp ve namusun hetkediliyor.

Buralarda Rum’un çok olduğu ve Türkler’in Yunan’a iltihakım memnuniyetle kabul edeceği söylendi ve bunun neticesi olarak güzel memleket Yunan’a verildi.

Şimdi sana soruyoruz.

Rum senden daha mı çoktur?

Yunan hakimiyetini kabule taraftar mısın?

Artık kendini göster. Tekmil kardeşlerin maşatlık’tadır. Oraya yüz-binlerle toplan. Ve kaahir ekseriyetini orada bütün dünyaya göster, ilân ve ispat et. Burada zengin, fakir, alim, cahil yok. Fakat Yunan hakimiyetini istemeyen kütle-i kahire vardır.

Bu sana düşen en büyük vazifedir. Geri kalma. Hüsran ve nekbet faide vermez. Binlerce, yüzbinlerce Maşatlığa koş ve Heyet-i Milliye’nin emrine itaat et!…

İlhak-i Red

Heyet-i Milliyesi”(18)

İzmir’in işgali üzerine 16 Mayıs 1919 tarihinde, Denizli’den İstanbul hükümetine çekilen protesto telgrafında şu ifadelere yer verilmiştir.

“Sadaret Makamına

Denizli No: 3670

16 Mayıs 1335 (1919)

Meşrutiyetin ilânından pek elim ve kanlı feci olaylara uğradık, fakat bunların hiç biri sevgili İzmir’imizin Yunan kuvvetleri tarafından işgali haberinden doğan teessürleri meydana getirmemiştir. Harp senelerinde hiçbir fedakârlık esirgemeyen, milletin cidden vicdanlarını yakan şu haber karşısında irade ve ihtiyarını kaybetmiş ve yarın buraların Yunan çetelerine geniş bir saha olacağını düşünerek hayatın bir esirlik ve azap olacağı fikri ile şimdiden şerefle ölmeyi göze almışlardır. Bu sebeple bu işgali katiyyen kabul edemeyeceğimizi ve hükümetin emirlerine hazır bulunduğumuzu arzeyleriz.

Bütün Ahali Adına

Ahmet Hulusi” (19)

Bildiri ve telgraftan açıkça anlaşılacağı üzere, Yunan işgalleri reddediliyor ve bunlar dünya kamuoyuna duyurulmaya çalışıyordu. Çeşitli ülkelere çekilen protesto telgrafları, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ve İstanbul’da yapılan mitingler Kuva-yı Milliye’nin değindiğimiz amacını anlatıyordu.

(2) Yunan, Ermeni-Fransız işgallerine engel olmak, işgal kuvvetlerini kayba uğratarak Anadolu içlerine ilerlemelerini durdurmak.

Yukarıda değindiğimiz Urla olayı, 57 nci tümenin Ege’deki faaliyetleri, Çerkeş Ethem ve Demirci Mehmet Efe’nin Yunanlılarla girmiş oldukları çatışmalar, Güney cephesindeki Sütçü İmam ve Şahin Bey’in faaliyetleri bu amacı açıkça ortaya koymaktadır. Kısaca şu örneği bakmakta yeterli olacaktır.:”… doğan çocuğun adının konması yani “Kuva-yı Milliye” adı Denizli havalisine nasip olmuştur. Öte yandan bu bölgede kurulan milli kuvvetler düşmana çok büyük darbeler indirmiştir. Mesela, 30 Haziran 1919’da Aydın’ın düşmandan geri alınmasında en büyük pay, Denizli, Isparta ve Burdur gönüllülerinden teşekkül etmiş olan “Sarayköy Müfrezesine aittir nitekim, Mustafa Kemal, Sivas kongresine gelen Denizli sancağı temsilcilerine hitaben: “İstanbul’da şurada mitingler yapıydı. Devletlere Yunan işgali protesto edildi. Fakat sizin Aydın Kuva-yı Milliyesi cephesinde patlattığınız silâh sesleri Versay Sarayını çınlattı”. (20)

(3) Türklerin yerleşim yerlerini şehir (köy, kasaba) Rum ve Ermeni çetelerin saldırılarına karşı korumak, bölgeyi bu çetelerden temizlemek. Birinci Dünya Harbinde Ermeni çetelerinin yapmış olduğu katliamları. Batı Anadolu ve Trakya’da yunanlılar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yeni Ermeniler yapmışlardır. Özellikle Batı Anadolu’da Yunanlılar İzmir’e çıktıktan sonra bölgede yaşayan Rumlarla işbirliği yaparak

Türk halkına karşı vahşiyane hareketlere girişmişlerdir. Bu konular pek çok örnekler olmakla birlikte biz birer örnekle yetineceğiz. “15 Şubat 1919’da Söke’nin Yoran Köyü Rumları jandarma karakoluna saldırdılar, tahkikata gelen Jandarma bölük komutanına ateş ettiler; 4 eri yaraladılar, 8 er kayboldu 19 Şubat’ta gümrük memurunu ve eşini dövdüler, Jandarma karakolu Akköy’e çekildi. Bölgedeki Rum köylerinin de ayaklanmasını önlemek için Ödemiş’teki 135 nci Piyade Alayı takviye edildi. Asilerin, Birinci Dünya Savaşı sırasında Yoran Bucağı’ndan kaçarak yabancı ordularda görev yaptıktan sonra Yunan ve İngiliz üniformaları ile dönen Rumlar olduğu anlaşıldı.

Asiler, Yoran’da bulunan 56 ncı Tümen’e ait silah, cephane ve bombaları ele geçirmişler ve pusuya düşürdükleri Jandarma müfrezesinden bazı erleri şehit etmişlerdi”. (21)

Güney cephesi ile ilgili bir başka belge ise Fransızların yardımıyla Ermeni çetelerin katliamından söz edilmektedir. 2 Kasım 1919 tarihli Mustafa Kemal Paşa tarafından Malatya Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Merkeziyesine gönderilen yazıda şu hususlara yer verilmiştir.

“Mütareke şartlarına aykırı İngiliz işgal kuvvetlerinin takviye ettiği Maraş’a Fransız kuvvetleri girmekte ve aradaki Ermeniler vasıtasıyla müslüman kardeşlerimize karşı bir katliam icra etmekte oldukları haber alındı. Cemiyetimizin nizamnamesi gereği haksız işgale karşı birlikte hareket etmek esası kabul edilmiş olduğundan oradan yardım isteyen din kardeşlerimize karşı Malatya’nın uygun coğrafyası nedeniyle derhal yardım yapılması gerektiği Elbistan kazasıyla orada toplanan milli kuvvetlere yardım ederek Kuva-yı Milliye’nin yakın mahallelerde takviyesiyle milli müdafaanın basan kazanması gerekmektedir…”(22)

Ermeni çetelerinin yaptıklarıyla ilgili olarak Prof. Dr. Azmi Süslü bildirisinde şu bilgileri vermektedir, “yerli-yabancı arşiv belgelerine müracaat eserlerine, bölgedeki canlı şahitlere, saha araştırmalarına ve arkelolojik -antropolojik kazılara dayanarak diyebiliriz ki, bugün Doğu ve Doğu Anadolu’da Ermeniler tarafından katledilmiş 1 milyonun üzerindeki Türk’e ait 100’e yakın toplu mezar bulunmaktadır. Adana’dan Kars’a, Erzurum-Erzincan’dan Çankırı-Sivas’a, Van’dan Bitlis’e Muş’a kadar uzanan bölgelerde yer alan bu toplu mezarların en yoğun olduğu yerler ise, Kars ve çevresindedir. “(23)

Belgelerden de anlaşıldığı gibi Ermeni ve Yunan vahşetini ortadan kaldırmak Kuva-yı Milliye’nin önemli amaçları içinde yer almıştır.

(4) Zaman kazanmak suretiyle teşkilâtlanmaya ve düzenli ordunun kurulmasına imkân sağlamak; Kuva-yi Milliye’nin Türk milletinin organize olmasını, teşkilâtlanmasını ve zamanla düzenli orduya geçiş amacını da gerçekleştirmiştir. Nitekim, Anadolu’nun her tarafından yapılan kongreler bunun en güzel somut örnekleridir. Bu hususta bir araştırmacının fikirlerine katılmamak mümkün değildir. “… Pek çok subay ve sivil memur yerli ileri gelenlerle bir araya gelerek yerel komiteler kurdular. Her kasabanın Ulusçuları, tutucu ve işbirlikçilerle didişmek pahasına, kendi direniş örgütlerini yarattıkları Yunanlılarla dolaylı işbirliği demek olan ulusçu örgütlenmeyi baltalamak, ulusçu subayları ve örgütlenmeyi savunan aydınları kasaba ve kentlerden çıkarmak, tehdit etmek, hatta öldürmek türünden pek çok engelle savaşmak zorunda kaldılar. Bütün bu çabalatın sonucunda oluşturulan yerel örgütler Ege’deki ilk kongrelerini, Erzurum Kongresi’nden yaklaşık bir ay önce toplandılar…

Kongre başarıyla yapıldı ve Kuva-yi Milli’yenin resmileşmesi doğrultusunda ilk ciddi adım atılmış oldu. Kongrenin sonuçlarından biri de bölge içindeki Reddi-İlhak ve Müdafaayı Hukuk Cemiyetleriyle ilişki kurup onları da örgütsel bağdaşmaya katmak olmuştur” (24)

(5) Bağımsızlık, işgallere karşı koyma amacını taşıyan, teşkilâtlanma düşüncesine karşı çıkan, bozgunculuk yapan, düşmanla çeşitli nedenlerle (menfaat temini, makam isteği, para alma v.b.) işbirliği yapanları tesirsiz hale getirmek:

Kuva-yı Milliye’nin kuruluşu sırasında, Milli mücadele hareketinin teşkilâtlanması veya düzenli ordunun kurulması sırasında bozgunculuk yapanlar, bu faaliyetlere karşı çıkarak engel olmaya çalışanlarda olmuştur. Aynca, “İstanbul hükümeti karışıklık çıkacak korkusuyla ulusal kuvvetlere (Kuva-yı Milliye) yardım etmediği gibi, onların dağılmasını da istiyordu” (25) Kuva-yı İnzibatiye’nin kuruluş amacıda zaten bu idi. Kuva-yı Milliye aynca; bağımsızlık fikrine karşı olan mandacı, himayeci ve bolşevikliği kabullenen ve bunun için isyanlar çıkaran, bozgunculuk yapan, İngiliz, Fransız, Yunanla işbirliği yapan yerli işbirlikçilerle de mücadele etme amacını taşımış ve bunu da gerçekleştirmiştir. (26)

Özellikle İngilizlerin milli mücadeleye karşı el altından çeşitli faaliyetlerde bulundukları, makam, mevki hırsı içindeki pek çok Osmanlı yöneticisi ve aydınları da kullandıkları bilinmektedir. Hikmet imzalı ve “Necati Bey”e hitabıyla başlayan ve Sivas’tan 19.9.1335 (1919) tarihinde çekilen telgrafta çeşitli para yardımlarından söz edilmektedir. “İstanbul’dan alınan mevsuk malumata göre İngilizler tarafından İngiliz Muhipleri Cemiyeti namına dersaadetden hükümetin dahiliye nazırı Adil beye 150 bin lira vermiştir. Konya valisi Cemal beye 200 bin lira, Ankara valisi Muhiddin Paşa’ya da bundan daha fazla miktarda bir meblağ gönderilmiştir….”(27)

Belge de açıkça İngiliz yardımlarından söz edilmektedir, İşte Kuva-yı Milliye’nin amaçlarından birisi de bu yerli düşman işbirlikçileriyle mücadele etmek olmuştur.

d. Kuva-yı Milliye’nin Yapısı:

Kuva-yı Milliye (milli kuvvetler) halkın içinden çıktığı, halkın arzusu ile oluştuğu için yapısı içinde de her türlü insana rastlamak mümkündür. Prof. ÇAY’a göre “…Kuva-yı Milliye müfrezelerinden bir kısmı yurdun her bölgesinden kopup gelmiş insanlardan, bir kısmı ise özellikle belli bir yerin, kasabanın veya aşiretin insanlarından teşekkül etmişti. Bir çoğunun bünyesi taşıdıktan adlardan anlaşılıyordu.” (28)

Kuva-yı Milliye’nin yapısı içinde halkın hemen hemen tüm kesimlerinin yer aldığı her araştırmacının kabul ettiği bir husustur. Ancak bazı kesimler günün şartlarına göre ön plâna çıkmışlardır. Ana hatlarıyla yapıyı oluşturan grupları tasnif etmek gerekirse şöyle bir tablo ortaya konulabilir. 1. Subaylar ve Bürokratlar ( o dönemde silah altında bulunanlar ve devlet görevlileri) 2. Efeler ve zeybekler, 3. Çeşitli mesleklere mensup halkın içinden gönüllüler, 4. Eşraf (adı verilen sözü dinlenir, zengin sayılan insanlar) ve din adamları, 5. Toprakla uğraşan köylüler Bu kuva-yı milliye hareketini yapısında sivil halkın çokluğu ve etkinliği nedeniyle sivil direniş hareketi gibi nitelendirilmeler yapanlardan mevcuttur. (29)

Kuva-yı Milliye’nin yapısı içerisinde saydığımız gruplar ön plana çıkanlardır. Toplumun diğer kesimlerinden de gazeteci, aşiret reisleri v.b. gruplarda harekete katılmıştır.

1. Subaylar ve bürokratlar:

Kuva-yı Milliye gerilla harbi yapan birlikler olduğuna göre, onların sevk ve idaresinin savaşı bilen insanlar, silah tutan insanlar tarafından yapılması da normaldir. Bürokratlar ise özellikle teşkilâtlanmada önemli görevler almışlardır. Bu subay ve bürokratlar zaman zaman takma adlar kullanarak faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. İstihbarat açısından bu uygulama çok da başarılı olmuştur. Subaylar daha sonra özellikle düzenli orduda, bürokratlar ise devletin yeniden teşkilâtlanmasında önemli görevler almışlardır. Bunlardan bazılarını şu şekilde saymak mümkündür.

“… Mustafa Kemal Paşa, Kâzını Karabekir Paşa, Halit Paşa, Mürsel Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Osman Nuri Paşa, Cevat Paşa, Yakup Şevki Paşa, Hakkari valisi Haydar Bey, Kaymakam Cibranlı Halit Bey, Ekrek nahiyesi müdürü Zeynelzade, Mustafa Efendi, Çan nahiyesi müdürü Osman Bey vardı”(30)

İzmir ve civarının işgali, bu bölgede bulunan subayların iç kesimlere çekilip direnmeye karar verirken, Osmanlı ordusunun terhisinden dolayı, başta kalan subaylarda İstanbul’da toplanmaya başlamışlardır. Ancak, yabancıların kontrolü altında bulunan İstanbul’da duramayan subaylar Batı Anadolu’ya gelerek direnişe katılmışlardır. Bunların çoğu milliyetçi duygularla yüklü adlan ittihatçıya çıkmış yada gerçekten ittihat ve Terakkiye katılmış veya fikrini benimsemiş kişilerdir. Bu düşünceler içinde kaymakam ve mutasarrıflarından bulunduğu bürokratlar kesiminde bu harekete katılmaya başlamıştı. Subay ve bürokratları bu duruma iten önemli etkenlerden biri de Hürriyet ve İtilâf Partisini bir nevi iktidara taşıyan Damat Ferid hükümetinin uygulamalarına bir örnek de şuydu: “… 1 Aralık 1918’den başlayarak Ermeni ve Rum kökenli memurlar, mutasarrıflık, kaymakamlık, genel müdürlük ve mülkiye müfettişliklerine atandılar” Ayrıca Boğazlayan kaymakamı Kemal Bey tehcir uygulamasından sorumlu tutularak idam edildi. Pek çok aydın Malta’ya sürüldü. Bu durum karşısında Anadolu’ya geçenlerde hızla artmaya başladı. Alb. Kara Vazıf, eski Harbiye Nazın ve Hamidiye Kahramanı Hüseyin Rauf Bey bunlardan bir kaçıydı. Bu kişiler Anadolu’ya haklarını aramaya gidiyordu. Ancak, en önemli eksikliklerden birisi askerdir. Asker olmadığına göre dayanacakları silahlı güçler efeler olacaktır.

2. Efeler ve Zeybekler:

Efe’nin çeşitli biçimlerde tanımı yapılmıştır. Bu tanımlardan birkaçı şu şekildedir. “Efe: Sosyal haydut,” Efe; Anadolu’nun en fazla gelişmiş, tarımın en fazla ticaretleşmiş, dolayısıyla toplumsal katmanlar arasında eşitsizliğin en fazla belirginleşmiş olduğu bölgelerden olan Ege’de var olan çeteciye verilen addır.” (31) “Efe, yiğit, özellikle Batı Anadolu köy yiğidi, zeybek.” (32) Bu tanımların içerisinde yer alan hususlar aynı zamanda Kuva-yı Milliye hareketinin özelliklerini de yansıtır. Yani efeler, yiğittir, haksızlığa karşı isyanları vardır. Kabadayıdırlar, kırsal yerlerde baskı ve sömürüyü temsil eden merkezi otoriteye karşı güçsüz insanı korumaktadırlar. Yaptıkları bir tür sosyal protesto eylemidir.

Efeler ve zeybekler (efenin emrindeki kişi, savaşçı) oluşumu ile ilgili olarak Doğu Ergil şunları yazıyor: “Ege yöresinde “efe” adını alan sosyal haydut dağa çıktığında derhal var olan bir yasadışı çeteye girer. Girmek zorundadır da, çünkü çeteler köylerin sınırlı kaynaklarının tüketerek yaşadıkları için yasağı çiğnemiş olan bir şey tek başına ne hükümetin yada ağanın, ne de yanşan ve çekişen çetelerin denetim alanı dışında yaşabilir. Böylece çeteler, sürekli olarak yeni üyelerle beslenerek yaşar giderler. Çeteler dağılır, yeniden kurulur, isim ve kadro değiştirirler ama çetecilik ya da efelik sürer gider.

Çeteler çalışamadıkları için köyün ürettiğini köylü ile paylaşmak durumundadır. Köylünün çetelere ayıracağı pay daima sınırlıdır, bu sınır aşıldığı zaman çeteler ile köylü arasındaki ilişki sömürü yada soygun ilişkisine dönüşür. Çetelerin, yasadışına yerel düzendeki güçlüklerle yasal yollarla mücadele edemeyen güçsüzü ve yoksulu, güçlü karşısında korumak. (33)

Efeler ve zeybekler ilgili olarak da AYDINEL şu bilgileri verir:

“Ege bölgesinde, özellikle Aydın Vilâyeti ve Ödemiş yörelerinde, zeybeklik 17. Asırdan itibaren bir eşkıyalık, çetecilik şeklinde oluşan bir zümre idi. Hükümet otoritesinin yok olması, adaletsizlik, Osmanlı’ya güvensizlik, köylünün hor görülmesi, asayişsizlik, harplerin yarattığı ekonomik kriz, sosyal düzenin bozulması sosyo-kültürel alanda zeybeklik kurumunun doğmasına sebep oldu. Kültür düzeyi düşük olan köylüler, hükümetten öc almak, Osmanlı emniyet ve asayiş güçlerini etkisiz ve zayıf düşürmek için tek yol zeybeklik olduğuna inandık!arından, bu kurumun mensuplarına yataklık dahi ederlerdi. Köylü çocuğu küçük yaşlardan itibaren zeybeklik hikayeleri ile büyür ve büyük bir hayranlıkla, bu kuruma özenti duyarlardı.

Zeybekler I. Dünya Harbi yenilgisinden sonra eşkıyalığı bırakarak yavaş yavaş köylerine dönmeye başladılar. Hele, Yunan işgalinden sonra vatanın müdafaasız kaldığını gören bu Türk çocukları silâhlan ve adamlarıyla dağlardan inerek Kuva-yı Milliye saflarına katıldılar. Esasen bunlara karşı büyük hayranlık duyan halk da onları tabiî bir lider olarak gördüler ve çoğu gönüllü olarak emirlerine girdiler. Bu suretle Kuva-yı Milliye bu bölgede etkili bir şekilde bunların etrafında oluştu. … Yörük Ali efe, Demirci Mehmet Efe ve daha birçokları Kuva-yı Milliye Harekâtında pek çok yararlı faaliyette bulundular.”(34)

3. Çeşitli Mesleklere Mensup Gönüllüler:

Kuva-yı Millîye bünyesi içinde halkın her kesiminden insanın mevcut olduğu bilinmektedir. Bu yapı içinde önemli bir grubu da milli ve vatani duygularla Kuva-yı Millîye’ye katılan gönüllüler teşkil etmiştir. Bunların içinde her tür meslekten gönüllü insanlar vardır. Kendilerine yakın yörelerde teşkilatlanan ister eşraf, ister subay, ister bürokrattan kişiler önderi oldukları Kuva-yı Millîye grupları içinde yar almışlardır. Ancak bu gönüllülerden lider durumunda olanların sayısı pek çok değildir. Bunun yanında gönüllü ifadesi dikkate alındığında eşraf, din adamı, bürokrat ve subay, efe ve zeybek gibi’ ifade ettiğimiz insanların da bu kapsamda değerlendirilebileceğini unutmamak lâzımdır.

Kuva-yı Millîye’nin kadın kahramanlarından “Kara Fatma, Süreyya Sülün Hanım, Fatma Şeker Hanım”(35) da bu gönüllülerdendir. Gönüllülerin böyle bir harekete katılmalarını çeşitli biçimlerde ifade etmek mümkündür. Biz yukarıda “bunu millî ve vatanî duygularla” diye ifade ettik. Bir araştırmacı bunu şöyle ifade ediyor: “… Halk, maceraya değil zafere koşmuştur. Şehit olmanın gururunu duyan Türk Milleti’nden başka, hiçbir millet yoktur. Bir oğlunun şehit olduğunu duyan bir baba “Vatan sağolsun. Bir oğlum daha var, o da vatana feda olsun” diyebilecek kadar asil bir halkın harpten bıkkınlığını, genelleştirerek ifade etmek gerçeklere aykırı olur:”(36)

4. Eşraf ve Din Adamları:

Eşraf genel anlamda “Bir yerin zenginleri, sözü geçenler, ileri gelenler”(37) olarak ifade edilmektedir. Kuva-yı Millîye hareketi içinde de eşraf ve din adamları önemli roller üstlenmişler, büyük hizmetler vermişler ve Kuva-yı Millîye’nin yapısı içinde önemli bölümünü teşkil etmişlerdir.

Bir toplumda zengin, sözü dinlenen kesimin ve din adamlarının olumlu veya olumsuz etkileri olmuştur. Türk Millî Mücadelesi’nde olumlu hareket eden din adamları ve eşrafta mevcuttur. Kuva-yı Millîye birliklerinin teşkilatlanması, ihtiyaçlarının karşılanması psikolojik olarak onların güçlendirilmesinde en önemli katkı bu olumlu hareket eden kesimden gelmiştir. Yapılan savaş istiklâl Savaşı olduğu ve o günün Anadolu’su insanıyla, kaynaklarıyla, coğrafyasıyla, kültürüyle hatırlanırsa bu tabakanın olumlu etkileri daha kolay anlaşılır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu da ise Batı Anadolu’dan farklı olarak bu eşraf diye tabir edilen kesim aşiret reisi veya ağalar olmuştur.

Din adamları ile ilgili olarak şu tespit onların bu hareket içindeki yerini özlü bir biçimde ifade etmektedir. “Din bilginleri, bizim tereddüde düştüğümüz ve halka kabul ve tatbik ettirmede zorluğa düşer olduğumuz her mevzuda yardımımıza koştular, müşkülleri hallettiler. Nizami ordu vaziyete hakim oluncaya kadar kurduğumuz milli bölüklere her türlü desteği sağladılar.”(38)

Kuva-yı Millîye içinde yer alan ve din adamlarından bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür: “Mutki aşiret reisi Hacı Musa, Şadilli Hasan Reşo, Sıpkanlı Abdülmecit, Hormekli Halil, İzzettinli Hartan Ağa, Cıbranlı Maksut, Denizli eşrafından Yusuf Bey, Isparta eşrafından Tahir paşazade Hafız İbrahim Bey, Sökeli Caferaki (Giritli Cafer Ağa), Manifaturacı Kulalı Softaoğlu İbrahim, Adagideli Hanaylıoğlu Mehmet Emin Bey” gibi. Din adamlarından bazıları ise şunlardır: “Maraş Müftüsü Hacı Ahmet, Urfa Müftüsü Hasan, Diyarbakır Müftüsü Hacı İbrahim, Bitlis Müftüsü Abdülmecid, Bayburt Müftüsü Fahreddin, Viranşehir Müftüsü İbrahim, Denizli Müftüsü Hulusi Efendi, Çal Müftüsü Ahmet İzzet Efendi, Çine’de Akseli vaiz, Tire Müftüsü Hasan Efendi, vb.”

5. Köylüler:

Kuva-yı Millîye’nin bünyesinde adından fazla söz edilmese de veya çeşitli tasniflerin içinde de ifade edilse önemli bir rol oynayan grup köylülerdir. Bunlardan askere alınma (mükellef) şeklinde de yararlanılmış, gönüllü olarak da Osmanlı Devleti’nin bu son zamanlarında toplumun yükünü çeken unsur köylülerdir. Halkın büyük bir kısmı ilkel de olsa tarımla uğraşmakta, geçimini topraktan elde etmektedir. Anadolu’daki bir direniş hareketinin öncülüğünü, liderliğini köylüler yapmasa da, esas yükünü bu çilekeş Anadolu köylüsü yapmıştır. Her ne kadar bu kitleyi bu Kuva-yı milliye hareketinin içine çekmekte bazı sıkıntılar yaşanmışsa da, sonuçta köylüler Kuva-yı milliye adını verdiğimiz bu kuvvetlerin ve ileride kurulacak düzenli ordunun isimsiz kahramanlarını oluşturmuştur.

Görüldüğü gibi Kuva-yı milliye halkın içinden kendi arzusuyla teşkilâtlanmış, mücadelesini vermiş kuvvetlerdir. Bu milli kuvvetler düzenli orduya geçene kadar vatanın kurtuluşu ve Türk milletinin istiklâlini kazanmasında önemli hizmetlerde bulunurken canlarını da seve seve feda etmişlerdir. Bunları yaparken hem düşmana karşı, hem düşmanla işbirliği yapanlara, hem şahsi menfaatlerini vatanın kuruluşu ve milletini bağımsızlığım ön plana çıkaranlara, hem de korkaklara, keyif düşkünlerine karşı mücadele etmiştir. Ancak homojen olmayan bu yapının bazı eksiklik ve kusurları olduğunu belirtmek gerekir. Bu eksiklik ve kusurlar da giderek etkinliğinin azalmasına neden olmuştur.

3. KUVA-YI MİLLİYE’NİN ETKİNLİĞİNİ YİTİRMESİNE YOL AÇAN FAKTÖRLER:

Kuva-yı Milliyenin Yunan kuvvetleri ile birçok çatışma ve muharebelere giriştiği; cesaretle mücadele ettiği, özellikle, düşman geri bölgelerinde birçok başarılar sağladığı, tartışılamaz bir gerçektir. Bu arada; aynı derecede önemli olmak üzere, karşı isyan ve milli hareketi engelleme hareketlerini bastırmak suretiyle, Milli Hükümete çok değerli bir hizmette bulunması da gerçekten övgüye değer.

Bununla beraber; Yunan ordusunun gittikçe büyüyen taarruz harekâtı karşısında, kesin sonuçlu girişimlerde bulunmak bakımından, Kuva-yı Milliyenin giderek yetersiz bir duruma düştüğü de dikkati çeken bir noktadır. Bu olumsuz durumu yaratan etkenlerin başında, kuşkusuz, düşmanın kuvvet üstünlüğü gelir. Fakat; Kuva-yı Milliyenin yapısındaki bazı kusurlar ve askeri nitelikli bir kısım faktörler de, bu teşkilâtın yetersizliğinde bir dereceye kadar etkili olmuşlardır.

Kuva-yı Milliyenin etkinliğinde olumsuz rol oynayan başlıca faktörleri, ana hatları ile, şöyle açıklamak mümkündür.

a. Düşmanın kuvvet üstünlüğü:

Burada, Kuva-yı Milliye ile Yunan kuvvetleri arasında askeri denge yönünden ayrıntılı bir kıyaslama yapmak ayrı bir çalışmayı gerektirir. Bununla beraber, konu üzerinde hiç değilse, genel bir fikir edinmek için, tarafların personel gücüne ve lojistik yeteneğine genel bir bakışla değinmek, yerinde olacaktır.

12.000 kişiden oluşan Yunan kuvvetleri İzmir’e çıktığı gün (15 Mayıs 1919), kentte bu saldırıya karşı koyabilecek silâhlı Türk erlerinin sayısı, ancak 200 kadardı. Bundan başka; gerek İzmir’de ve gerek çevresinde, henüz hiçbir Kuva-yi Milliye birliği kurulmamıştı. Bununla beraber; bu durum karşısında halkın tepkisi o kadar ani oldu ki, işgalden sadece bir gün sonra, 16 Mayıs 1919’da, Urla halkı, kasabadaki askeri silâh deposunda bulunan 120 silâhı alarak, 120 kişilik bir milis kuvveti meydana getirmiş;(39) böylece Batı Anadolu’da ilk Kuva-yı Milliye birliği doğmuştur. Bunu, çevrede hızla başka milis kuvvetlerinin kuruluşu izlemiştir.

Yunan istilasının ilk gelişme döneminde, 1919 yılı sonuna kadar, Yunan Ordusunun mevcudu, gayrı resmi kayıtlara göre, 80.000’e ulaşmış; (40)Eylül 1920’de ise, resmi istatistiklere göre, yaklaşık 107.500’i bulmuştur.(41)

Buna karşılık; Kuva-yı Milliye mevcudu, 1919 yılı sonuna kadar, Batı Anadolu’da 6.500-7.500 arasında değişmiştir. (42) ; 1920 yılı ortalarında ise, bu mevcudun yaklaşık 15.000 kişiye ulaştığını tahmin edilmektedir. (43)

Ekonomik kaynaklara gelince; Yunan kuvvetleri, İngilizlerin lojistik desteğine dayanıyordu. Özellikle, İngiliz Askeri Yardımı, Yunan Ordusunu çağın en modern savaş malzemesi ile donatmak için, gittikçe artan bir biçimde Batı Anadolu’ya akıyordu. Bu cömert destek sayesinde, Yunan Ordusu giderek büyümüş ve güçlenmiştir.

Kuva-yı Milliye birlikleri ise, düzenli bir lojistik sistemden hemen hemen her zaman yoksun kalmıştı. Bununla beraber; mahalli halk, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak, özellikle savaşın başlangıcında, Kuva-yı Milliye harekâtını lojistik bakımdan desteklemek için, mümkün olanı yapmıştır. Bu konuda bazı halk kuruluşlarının savaş boyunca gösterdikleri kahramanca çabalar, özellikle övgüye değer. Bu kuruluşların bir bölümü, İstanbul’da, Milli Mücadeleye katılmak isteyen personeli ve müttefiklerin kontrolünde bulunan depolardan kaçırılan silâh ve cephaneyi Anadolu’ya kaçırmakla, önemli hizmetler yapmışlardır . (44)

Diğer bazı kuruluşlar da, para veya yiyecek-giyecek maddeleri toplamada; silâhlan onarmada ve itilâf devletleri tarafından işe yaramaz hale getirilmiş olan silahlar için gerekli parça çok yararlı olmuşlardır.

Bu genel değerlendirmeye dayanarak kesin bir görüş ileri sürmek gerekirse; denebilir ki, gerek personel sayısı ve gerek lojistik destek alanında, Kuva-yı Milliye, Yunan kuvvetleri ile kıyaslanabilecek bir düzeyde değildi.

b. Kuva-yı Milliyenin Yapısal Kusurları:

Kuva-yı Milliye, sosyal kökeni bakımından, homojen olmayan bir kuruluştur. Bu yapısal uyumsuzluk, zamanla ve zor şartlar altında, olumsuz etkilerini açığa vurmuştur. Bu etkilerin başında, Kuva-yı Milliyeye sağlanan halk desteğinin zayıflaması gelir.

Kuva-yı Milliye, her şeyden önce, askerî ve bilimsel anlamda bir gerilla teşkilâtı idi. Bu nedenle; Sir Liddell Hart’ın sözleri ile, “gerilla savaşı, küçük kuvvetlerle yürütülür; fakat, büyük kitlelerin desteğine dayanır.”(45) Kuralı, Kuva-yı Milliye için de geçerlidir.

Kuva-yı Milliye, genellikle, yapısal kökeni, bölgesel bağlantısı ve kamuya yönelik davranışı ile orantılı olarak, harekât yaptığı bölge halkının desteğinden yararlanmıştır. Bu konuda, mahalli halkla ilişkilerinde, Kuva-yı Milliyenin çok etkili olabilmek bakımından önemli bir avantajı vardı; bu avantaj; özgürlük ve bağımsızlığı amaçlayan millî bir dava için çarpıştığı gerçeği idi.

Bununla beraber; Büyük Millet Meclisi’nin kararı ile geliştirilmekte olan muvazzaf ordu birlikleri yerine Kuva-yı Milliye’ye katılmaların çoğalması üzerine, bu teşkilatın personel mevcudu önemli ölçüde artmış; bu durum, Kuva-yı Milliye birlikleri ile onları lojistik bakımdan destekleyen bölge halkı arasındaki ilişkilerde bazı sorunlar yaratmaya başlamıştı. Özellikle; Yunanlıların 1920 yılı ortalarından sonra oldukça hızla gelişen nispeten büyük çaplı taarruzları karşısında, normal ikmal üslerinden ayrılarak daha doğuya çekilmek zorunda kalan Kuva-yı Milliye birliklerinin ihtiyaçları, bu sorunları daha da artırmıştı.

Böylece, halkın desteği zayıflamış; bunun doğal sonucu olarak, Kuva-yı Milliyenin askerî etkinliği yetersiz bir düzeye düşmüştür.

c. Klasik Savaş İlkeleri ile Uyumsuzluk:

Kuva-yı Milliyenin Yunan taarruz harekâtı karşısında yetersiz kalmasının en önemli etkeni; Yunan Ordusunun belirgin kuvvet üstünlüğünün dışında, Türk milis kuvvetlerinin klasik savaş ilkelerinin büyük çoğunluğu ile uyuşmayan bir karakterde olmalarıdır. Bununla beraber bu uyuşmazlığın kökeni; hiç kuşkusuz, klasik savaş ile gerilla savaşı arasındaki ayrılıklara dayanır.

Gerçekten; Kuva-yı Milliye, baskın ve manevra prensipleri hariç, klasik savaş ilkelerinin hemen hemen tümü ile uyuşmaz bir niteliktedir. Çünkü; bu teşkilat, bir milis kuvvetidir. Bu nedenle, gerilla harekâtı uygulamak zorundadır. Gerilla harekâtı ise; klasik savaşın normal uygulama şekillerinden farklıdır. Örneğin; gerilla savaşında, stratejik alanda kesin sonuçlu harekâttan kaçınılır. Taktik bakımından ise, ağır kayıplar verilmesi muhtemel çatışmalardan sakınılır. Bu nedenle; “vur ve kaç” taktiği, gerilla harekâtının en belirgin bir simgesidir. Buna karşılık; böyle bir stateji ve taktik, büyük çaplı bir Yunan harekâtını durdurmada, doğal olarak, fazla etkili olamaz.

Bundan başka; gerilla savaşı, klasik savaşın ana ilkelerinden birini, “Kuvvet Topluma Prensibini”, tersine çevirir; yani, “dağılma”; gerilla birliklerinin hayatta kalabilmeleri ve basan kazanmaları için vazgeçilmez bir koşuldur. Halbuki; tarafların hava kuvvetlerinin kara harekâtı üzerinde etkili olmadığı Türk-Yunan Savaşı sırasında, gerekli yer ve zamanda yeterli bir kuvvet toplama ( sıklet merkezi oluşturma), zorunlu bir faktördü.

Kuva-yı Milliye liderlerinin, uyuşamadığı önemli bir savaş ilkesi de, “Komuta Birliği Prensibidir” Gerilla savaşı, normal olarak, bağımsız veya yan bağımsız kuvvetlerle yürütülür. Bununla beraber; Milli Mücadelede, başlangıçta muvazzaf kuvvetlerin yokluğu veya zayıflığı nedeniyle, onların klasik savaş görevini yüklenmek durumunda olan Kuva-yı Milliyece, komuta birliği ilkesine uyulması hayati bir önem taşıyordu. Fakat; Kuva-yı Milliyenin disiplin ve muharebe anlayışının farklı oluşu ve eğitimlerinin yetersizliği nedeniyle, komuta birliğinde zaman zaman kopmalar olmuştur. O kadar ki; bazı seçkin Kuva-yı Milliye liderleri, komuta birliğini zedeleyen olumsuz davranışlarını, hatta isyana kadar vardırmışlar; fakat, sonunda, milli davada haklı tarafı temsil edenler karşısında kaybetmişlerdir. Bu analizi, hedef, emniyet, vb., diğer savaş ilkelerini de ele alarak; daha da derinleştirmek, kuşkusuz mümkündür.

4. SONUÇ:

Türk Milli Mücadelesi (1919-1923), Türk milletinin bağımsızlık, özgürlük ve yurt bütünlüğünü korumak için giriştiği bir öz savunma hareketidir. Bu mücadelenin askeri yönünü oluşturan Türk İstiklâl Harbinin (1919-1922) sıklet merkezi bölgesi, karşılaşılan dış tehdidin büyüklüğü nedeniyle, Batı Cephesi idi. Bu cephede Yunanlıların giriştiği istila hareketi karşısında, ilk muvamet, Kuva-yı Milliye tarafından gösterilmiştir. Kuva-yı Milliye, gerilla savaşı yapmak durumda idi. Nitekim bu savaş doktrinini uyguladığı sürece, Kuva-yı Milliyenin örneğin, Batı da Yunan kuvvetlerinin ileri harekâtını geciktirmek, güneyde Fransızları, Ankara Hükümetine yaklaşmaya zorlamaları yurt düzecinde karşı isyan hareketlerini bastırmak, Türk düzenli ordusunun yeniden düzenlenmesi için gereken çok değerli zamanı ona kazandırmak suretiyle, başlangıçta hayati önemde görevler başarmıştır. Bu nedenle; bazı tarihçilerce Milli Mücadelenin ilk safhası (1919-1920), “Kuva-yı Milliye Dönemi” olarak tanımlanır.

Bununla beraber; Yunan Ordusunun büyük çaplı taarruz harekâtı karşısında, Kuva-yı Milliye, kesin sonuç sağlama bakımından, giderek yetersiz bir duruma düşmüştür. Bu yetersizliğe yol açan başlıca etken, Yunan Ordusunun, Kuva-yı Milliyeninkine kıyaslanamayacak derecede kuvvet üstünlüğü idi. Ayrıca; homojen bir nitelik taşımadığı ve aslında bir gerilla kuvveti olduğu için, doğal olarak klasik savaş ilkelerinin büyük bir kısmı ile uyuşmayışı da, bu milli milis teşkilâtının giderek etkenliğini kaybetmesinde etkili olmuştur. Sonuçta; bu teşkilât, Türkiye Büyük Millet Meclisince kaldırılmış; böylece “Düzenli Ordu Dönemi” başlamıştır.

Bu konuda son bir değerlendirme olarak, Kuva-yı Milliye ile ilgili kesin bir görüş ileri sürmek gerekirse, denebilir ki; Türkiye’nin güçlü düzenli ordu birliklerinden yoksun bulunduğu çok kritik bir döneme, yiğitçe çarpışmaları ile, damgasını vuran Kuva-yı Milliye, başarılı veya kusurlu tüm yönleriyle, Türk Milli Mücadele Tarihindeki seçkin yerini daima koruyacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Kadir Kasalak
 ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 42, Cilt: XIV, Kasım 1998, Türkiye Cumhuriyeti’nin 75. Yılı Özel Sayısı

kaynaklar
1 ÇAY Abdülhaluk-KALAFAT Yaşar; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kuva-yı Milliye Hareketleri, Sistem Matbaacılık, Ankara 1990, s. 7.
2 ERCAN, Yavuz; “Kuva-yı Milliye’nin Yapısı ve Niteliği Üzerinde Bir Tahlil” İkinci Askeri Tarih Semineri Bildiriler, Gnkur. Basımevi, Ankara 1995, s. 231.
3 Atatürk ile ilgili Arşiv Belgeleri, Başbakanlık Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınlan, Ankara 1982, s. 83.
* 16 Mayıs 1920 tarihli İstanbul Bir Numaralı Sıkıyönetim Komutanlığı Mahkemesi tarafından Mustafa Kemal Paşa ve beş arkadaşı için verilen idam kararı ile bunu onaylayan Padişah Vahdettin’in fermanı ihtiva eden 24 Mayıs 1920 tarihli Sadrazam Damat Ferid’in yazın (Daha geniş bilgi için bkz: Dipnot 3, 87 sayılı belge)
4 Atatürkçülük (Birinci Kitap), Gnkur. Basımevi. Ankara 1983, s. 57.
5 Türk İstiklâl Harbi, Batı Cephesi, C II, Ks. 1. Gnkur. ATAŞE Bşk lığı Yayınlan. Ankara 1994, s. 46-47.
6 ERCAN, Yavuz; a.g.m., s. 232.
7 A.g.m., s. 233 (Ayrıca bkz. Nuri KÖSTÜKLÜ; “Millî Mücadele’de Denizli, Isparta ve Burdur Sancaklarında “Kuva-yı Milliye Fikri Üzerine İlk Çalışmalar”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C.V, Mart 1989. s. 14’den ayrı basım, s. 481.)
8 KÖSTÜKLÜ, a.g.m, s. 481-482.
9 ERCAN; a.g.m, s. 235.
10 Gnkur. ATAŞE Bşk.lığı Arşivi, Kol: 1st, Kls. 2S8, Dos: 16, Fih: 41 (Ayrıca bkz: Askeri Tarih Belgeleri Dergisi s. 103,104,105)
11 İNÖNÜ; Hatıralar (Yayıma Hazırlayan: Sabahattin Selek), İstanbul 1985, s. 176.
12 ATAŞE Arşivi Kol: 1st, Kls: 14, Dos: 55, Fih: 78/17.
13 ATAŞE Arşivi Kol: 1st., Kls: 14, Dos: 55, Fih: 78/11.
14 ATAŞE Arşivi Kol: 1st., Kls: Dos: 55, Fih: 78/12.
15 Kadir KASALAK; Milli Mücadele’de Manda ve Himaye Meselesi, Gkur. Basımevi, Ankara 1993, s. 14.
16 KASALAK; a.g.e., s. 9-19.107-110,121-167.
17 TSK Tarihi; C. X, Gnkur. ATAŞE Bşk.lığı Yay., Ankara 1985, s. 489-490.
18 TAÇAUAN, Nurdoğan; Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken, Milliyet Yay., s 232.
19 PARLAK. Türkmen: Yunan Ege’ye Nasıl GeIdi I, İzmir 1982. s. 372.
20 KÖSTÜKLÜ. a.g.m., s. 480.
21 IŞIK. Hüseyin; “Anadolu’da Yunan Mezalimi”. Üçüncü Askeri Tarih Semineri Bildirileri, Gnkur. ATAŞE Bşk.lığı Yayınları, Ankara 1986, s. 379.
22 ATAŞE Bşk.lığı Arşivi; Kol: 1st., Kls: 255, Dos: 6-2, Fih: 44.
23 SÜSLÜ, Azmi; “Doğu Anadolu ve Kars’ta Oynanan Oyunlar”, Yakın Talibimizde Kars ve Doğu Anadolu Sempozyumu, Ankara 1992, s. 33.
24 ERGİL, Doğu; Milli Mücadelenin Sosyal Tarihi, Çağ Matbaası, Ankara 1981, s. 72. 25A.g.e.,s. 81.
26 KASALAK; a.g.e.
27 ATAŞE Arşivi; Kls: 322. Dos: 3. Fih: 36.
28 ERGİL, Doğu; a.g.e., s. 67-94 ve diğer bölümleri, ÇAY; a.g.e., s. 8-10, AVCIOĞLU, Doğan; Türkiye’nin Düzeni adlı eserler.
29 TEKELİ, Ilhan-İLKİN, Selim; Ege’deki Sivil Direnişten Kurtuluş Savaşına Geçerken Uşak Heyet-i Merkeziyesi ve İbrahim (Tahtakılıç) Bey, TTK Basımevi, Ankara 1989, s. 50-56.
30 ÇAY; a.g.e, s. 8.
31 ERGIL, a.g.e,s. 84.
32 Türkçe Sözlük 1; A.K..D.T.Y.K., Türk Dil Kurumu, Ankara 1988, C.I, s. 432.
33 ERGİL, a.g.e, s. 88.
34 AYDINEL, Sıtkı; Güneybatı Anadolu’da Kuva-yı Milliye Harekâtı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1993, s. 48.
35 ÇAY, a.g.e.,s. 8.
36 AYDINEL, â.g.e., s. 62.
37 Türkçe Sözlük I. a.g.e, s. 473.
38 KUTAY, Cemal: “Milli Mücadele’nin Gerçek Öncüleri ve Arkadan Gelenler”, Tarih Dünyası Dergisi, s. 3.
39 Türk İstiklâl Harbi, Batı Cephesi, C II. 1 nci Ks. Ankara 1963, s. 60.
40 TOYNBEE, Arnold j.; Turkey (Türkiye), Newyork 1927, s. 92.
41 Türk İstiklâl Harbi Batı Cephesi, C.II, 2 nci Ks., Ankara 1966, s. 39.
42 A.g.e., 2 nci Ks. Ankara 1965, s. 16-17.
43 SELEK, Sabahattin; Anadolu İhtilâli, İstanbul 1963, s. 103.
44 KALKAVANOĞLU, İlyas Sami; Milli Mücadele Hatıralarım, İstanbul 1957.
45 HART, B.H. Liddell, Strategy (Strateji), New Yolk 1967, s. 379.

10 Aralık 2010 Posted by | Atatürkçülük(Kemalizm) | Yorum bırakın

OKUYUN! OKUYUN DA BİR ŞEYLER ÖĞRENİN DİYE YAZIYORUZ!..

Hiçbir dava, militanı olmadan bir yere varamaz; onun içindir ki Kemalist militan yetiştirmek aslolandır! İşte bunun için yazıyoruz… İşte bunun için okuyun ve okutun! Davaya hâkimiyet, önce inanç sonra da bilgiyle olur!
Yumuşak Atatürkçülük olmaz!
‘’Bize düşen, yükün ağır kısmı; her sefer ağırdır…
Şimdi kalkıp buralardan gitmenin zamanı değil, mücadele ağırdır… ‘’
Bir üniversite öğrencisinin bir toplantıda Mehmet Altan’a verdiği şu cevap herkese ibret olmalıdır: ‘Benim bağımsızlığım, sağlığımdan daha önemlidir!’ Siz; öğretmenler, öğretim görevlileri, terziler, berberler, avukat ya da doktorlar acaba siz ne düşünüyorsunuz? Bir ülkenin bağımsızlığından önemli ne olabilir, bir fikriniz var mı?.. İşte bunun için okuyun, okuyun da bir şeyler öğrenin diyoruz…
Nazım’ı okuyun, okutun! Okutun ki vatan sevmenin, memleket sevmenin ne yaman bir iş olduğunu görsünler…
Cem Karaca’dan ‘’KARABAĞ’’ı dinleyin dinletin!
Cem Karaca’dan ‘’KERKÜK ZİNDANLARI’’nı dinleyin dinletin!
Cem Karaca’dan ‘’ÜLKEM BENİM’i dinleyin, dinletin!
Dinletin ki; solculuğu, ‘sosyalist enternasyonal’ den ibaret sananlar bi dursunlar!
Dinletin ki; serçe kuşunun semire semire artık baykuş olduğunu görsünler!
Ve dinletin ki; Ermeni, Rum, Türk veya başka bir şey olmanın değil, insan olmanın onurunu duysunlar! Hepsi birden Ermeni olanlar, bir de buradan yaksınlar… Yaksınlar ki; içlerine çektikleri duman onları, üfledikleri ise insanlığı yakar, görsünler artık!.. Gaflet, dalalet ve ihanetten dönsünler artık!
Bu ülke hepimizin. Kent soylu bir adam veya eline kalem değmemiş bir çoban, kim olursanız olun memleket bizim…
Cem Karaca’yla 21 yaşımda ‘İzmir Aliağa Termik Santral’ protestosu sırasında Gencelli köyünde tanışma imkânı bulmuştum. Bu vesileyle anmak istedim…
Okuyun, okuyun da bir şeyler öğrenin diye yazıyoruz! Bir pencere açın kendinize. Kimsenin bakmadığı ya da bakmaya cesaret edemediği ve de rahat olamayacağınız bir açıdan bakın memlekete. Bakın o zaman neler göreceksiniz, neler!
Müslüman-Müslüman dolaşan ağaların aslında Siyonist Yahudi uşağı olduğunu göreceksiniz! Laikliği savunuyorum diye televizyon-televizyon dolaşan sahte Cumhuriyetçilerin gerçek yüzlerini göreceksiniz! Sosyalist Enternasyonale katılmanın solculuk olmadığını keşfedeceksiniz.. Ve daha neler!.. Onun için biz diyoruz ki; okuyun, okuyun da bir şeyler öğrenin!
Din! Zurnanın zırt dediği yer!.. İşte karmaşanın başladığı yer ve tüm olup bitenlerin kaynağı! Şimdi birazcık irdelesek; Müslüman’ı bir yerden, Hıristiyan’ı bir yerden Musevi’si bir yerden havaya zıplayacak biliyorum. O yüzden konuyu es geçiyorum. (Es geçiyorum derken, Hz İbrahim’den bugüne dinlerin doğuşu ve Kabala mistisizmini inceleyen ve tüm bunların günümüze yansımalarını irdeleyen çalışmalarımı en geç bir yıl içinde yayınlayacağım. Şimdi ki amacım kuru gürültüden uzak durmak hepsi bu…)
Dini es geçtik mi geriye pek bir şey kalmıyor ya neyse, biz yine devam edelim…
Okuyun, okuyun da bir şeyler öğrenin diye yazıyoruz derken, hâşâ ukalalık değil amacımız. Okumanın sonu yok. Okuyun! Atilla İlhan okuyun. Nazım Hikmet okuyun… Memleketinden imtina ile bahsedenleri değil, memleket sevgisini nakış gibi işleyenleri okuyun. Soros vakıflarından beslenenleri değil, vatanseverlerin yazılarını okuyun…
Din kardeşliği yalanlarıyla sizi Araplar gibi köleleştirmeye çalışanları değil, Türk ulusunun çıkarları için bir şeyler anlatmaya çalışanları okuyun. Ilımlı İslam palavralarıyla Yahudi-Hıristiyan ittifakına hizmet edenleri değil, Müslümanlığın gerçek erdemi olan insanlığı savunanları okuyun. Beş yıldızlı otellerde düğün yapan sözde Müslümanların sahte adalet yalanlarını değil, Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’nı okuyun… Okuyun! Okuyun da bir şeyler öğrenin, diye yazıyoruz…

Altı Ok’un beşini yerlere saçıp sadece laikliği bayrak kılanları değil, gerçek Kemalistleri, vatanseverleri okuyun. Cumhuriyetinize sahip çıkın, derken; ne kadar cumhuriyet yıkıcısı varsa hepsine imkân sağlayanları değil, Cumhuriyet’in gerçek savunucularını okuyun!

Geçenlerde öğretmen olan bir arkadaşım bana dönerek, ‘’iyi diyorsun da, biz ne yapabiliriz ki?’’ diye sordu, sitemle karışık. En son ne zaman kitap okudun, dedim. Düşündü hatırlayamadı. Son okuduğun bir yazıdan bahset dedim, sustu yine… Okuyacaksınız kardeşim! Okuyacaksınız ki, okumayanlara anlatabilesiniz!
Bizim bir davamız var! Bu dava başkalarının hesaplarına veya düşünlerine değil, Mustafa Kemal’in Altı Ok’una dayanmaktadır ve adı da Kemalizm’dir! İşte bu davayı yüceltmek ve davaya inanan insanlar yetiştirmek için okuyacaksınız, okuyacaksınız ki kemikleşmiş kadrolar oluşturmak için davayı anlatabilesiniz. Bir kişi bile kazansanız, kârdır! İşte bunun için okuyacaksınız. Biz öyle yapıyoruz…
Mustafa Kemal’in ‘Karma Ekonomi Politikası’nın bu günler itibarıyla Devletçilik İlkesi ışığında ne denli gerçekçi olduğunu okudukça göreceksiniz. Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’i neden gençlere emanet ettiğini, okudukça anlayacaksınız. Gençlerin, Cumhuriyet dışında sahip olduğu hiçbir mülkün olmadığını göreceksiniz.
Profesörü de okuyacak, çobanı da okuyacak, okuyacak ki; salon Atatürkçüleri ve gardırop Atatürkçülerinin maskeleri indirilebilsin. Okuyacaksınız ki; her Atatürkçünün laik ama her laik’in Atatürkçü olmadığını kendi gözlerinizle görebilecek ve gösterebileceksiniz!

İsrail’e her bağıranın İsrail’in düşmanı değil, derin dostu olduğunu görebilmeniz için ve görüp de deşifre edebilmeniz için okuyacaksınız… ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ cümlesinden rahatsız olanların aslında solcu değil, ‘’sol görünümlü odun’’ olduğunu göreceksiniz.

Ki hazır olabilesiniz! Devrim haber vermeden gelir! O zaman ne yapmanız gerektiğini daha iyi bilirsiniz. İşte sırf bunun için okuyun ve okutun!
Ulusal bağlamda yayın yapan sitelerde yayınlanan yorumları inceliyorum ki; bu yorum yapanlar en bilinçli dediğimiz kesim! Durum içler acısı… Ben bir yazımda Türkan Saylan’ın ANNAN Planına Denktaş’a rağmen evet dediğini söyledim ve bundan dolayı Atatürkçü olmadığını yazdım ve yetinmedim Prof. Dr. Erol Manisalı’dan yardım alarak;‘’Türkan Saylan gibi gardırop Atatürkçüleri var. Avrupa Birliği´ne laf söyletmiyor, Gümrük Birliği´ni savunuyor, Atatürkçüyüm diyor. Olmaz böyle şey. TÜSİAD´dan farkı yoktur. Atatürkçülüğü istismar ediyor, kullanıyorlar.” Söylemini not düştüm…
Adamın biri yazıma yaptığı yorumda; ‘’Türkan Saylan’a uzanan diliniz acımadı mı? Diye serzenişte bulundu bana… Oysa ben Türkan Saylan’ın kötü biri olduğundan değil, verdiğim örneklerle Atatürkçü olamayacağından bahsediyordum! Şimdi akıl var mantık var, emperyalizmin kuklalarının hazırladığı plana evet diyebilen biri nasıl Atatürkçü olur? Adam daha buraya gelememiş ki… Yorumunun devamında ahkâm kesmeyi de ihmal etmiyor tabi…
İşte bunun için, okuyun, okuyun da bir şeyler öğrenin, diye yazıyoruz. İyi niyetli olmanız yetmez, davaya ve davanın gerektirdiği her şeye sahip olabilmeniz için okumalısınız. Okumalıyız. Okutmalıyız! Yolda, kırda, bahçede kimi görürseniz çevirin ve davayı anlatın.
Hiçbir dava, militanı olmadan bir yere varamaz; onun içindir ki Kemalist militan yetiştirmek aslolandır! İşte bunun için yazıyoruz… İşte bunun için okuyun ve okutun! Davaya hâkimiyet, önce inanç sonra da bilgiyle olur!
Yumuşak Atatürkçülük olmaz!
Cem YAĞCIOĞLU

10 Aralık 2010 Posted by | Atatürkçülük(Kemalizm) | Yorum bırakın

KURTULUŞ SAVAŞI EMPERYALİZME KARŞI MIYDI

30 Ağustos’a yaklaştığımız bu günlerde, Türkiye yeniden işgal yıllarının o boğucu karanlığıyla yüz yüze gelmiştir. Bütün vatanseverlerin bir şekilde susturulduğu, tüm medyanın bir şekilde kontrol edildiği, tüm ulusun bir şekilde uyutulduğu bu günlerde yapılabilecek en güzel şey, çok değil 88 yıl önce kazanılan Büyük Zaferi genç kuşaklara yeniden hatırlatmaktır…
  Mustafa Kemal Atatürk, 26 Ağustos sabahı saat 00:05’de Büyük Taaaruz Baş Komutanlık Meydan Muharebesi’ni yöenetmek için Afyonkocatepe sırtlarına tırmanırken ülkedeki durum bugünkünden pek farklı değildir: Osmanlı yönetimi (padişah ve sadrazam) kayıtsız şartıs emperyalizme teslim olmuş, Türk basını büyük oranda emperyalizmin güdümüne girmiş, halkın büyük çoğunluğu uyutulmuş, imkanszılıklar içinde bir Türkiye vardır. Ama Mustafa Kemal Atatük ve bağımsızlık ateşiyle yanıp tutuşan bir avuç imanlı, başarıya inanmış insan, Mustafa Kemal Atatürk’ün Anadolu bozkırının o en yüksek tepelerinden birinden vereceği emri beklemeye başlamıştır, elleri tetikte, gözleri ufukta….
  Mustafa Kemal Atatürk’ün “hücüm” emriyle 26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta kazanılmış, 3 yıldır, “Dayamış hançerini Anadolu’nun bağrına bekleyen” emperyalizm, Ege’nin ılık sularına gömülmüş ve tüm dünya bir Mavi gözlü sarışın Türk’ün önderliğinde emperyalizme karşı verilen bir bağımsızlık savaşıyla irkilmiş, kendine gelmiştir. 30 Ağustos 1922’de kazanılan Türk Kurtuluş Savaşı, sadece Türk ulusunun değil, ezilmek, yok edilmek istenen, sömürülen bütün Doğu’nun kurtuluşun umudu olmuştur.
  30 Ağustos’ta, Afyon kocatepe-Dumlupınar’da emperyalizmin Türk ulusunun ayağına taktığı prangalar sökülüp atılmıştır; ama 88 yıl sonra bugün emperyalizm yeniden Türk ulusunu prangalamak istemektedir.
  Ey uyuyan Türk ulusu! Uyanman için Türk Kurtuluş Savaşı’nı, Büyük Tarruzu, 30 Ağustos’u hatırlaman yetelidir.
ANADOLU’DA EMPERYALİST BASKI 
   Cumhuriyet tarihi yalancıları, tarihi gerçekleri alt üst ederek Kurtuluş Savaşı’nda İngilizlerle ve Fransızlarla savaşılmadığını iddia etmişlerdir.
      Örneğin, Fikret Başkaya, “Milli Mücadele’nin aynı zamanda İngiliz ve diğer İtilaf devletleri (Fransız ve İtalyanlar) ile de bir savaş olduğu, sonradan uydurulmuştur. Yanında Almanya gibi güçlü bir devlet başta olmak üzere, İttifak devletleri (Avusturya Macaristan ve Bulgaristan) varken yenik düşen bir imparatorluğun, bir başına bunların tamamı ile başa çıkması o günün koşullarında mümkün değildi. Dolayısıyla ‘yedi düvele karşı savaş’ bir efsanedir. Zaten emperyalistler, Anadolu’ya yerleşmek niyetiyle girmediler ve savaşmadan da çekildiler.” demiştir.
     Görüldüğü gibi Başkaya, belgelere ve tarihsel gerçeklere göre değil, kendince mantıksal çıkarımlara göre bir analiz yapmaktadır. Kurtuluş Savaşı, nedenleriyle ve sonuçlarıyla olanca açıklığıyla ortadayken Başkaya, hala böyle bir mücadelenin kazanılamayacağını ileri sürmektedir. I. Dünya Savaşı öncesinde İtilaf devletleri arasındaki gizli açık antlaşmalar ve görüşmeler İngiltere, Fransa ve İtalya’nın Anadolu’yu paylaştıklarını çok açık bir biçimde gözler önüne sermektedir. İngiltere ve Fransa’nın savaşmadan Anadolu’dan çekildikleri iddiası ise kocaman bir palavradır.
    Başkaya’nın bu temelsiz iddiaları, bütün yobaz/liboş kalemlerce de sahiplenilmiş ve “resmi tarihe” alternatif “gerçekler” olarak topluma yutturulmak istenmiştir.
    İşte, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın Anadolu’yu ele geçirmek istediklerinin belli başlı kanıtları:    Anadolu’nun işgaline zemin hazırlayan Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1018) İtilaf devletlerinden İngiltere ile (Amiral Chltrope) imzalanmıştır.
    Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından sadece 3 gün sonra İngilizler işgallere başlamışlardır. (3 Kasım 1918, Musul’un işgali). Onları, Fransızlar, İtalyanlar, Ermeniler ve Yunanlılar takip etmiştir. İşte, 1918-1921 arasında Anadolu’da işgal edilen yerler:
    İngiliz İşgalleri:   
1. Musul: 3 Kasım 1918.
2. Çanakkale Boğazı: 6-12 Kasım 1918.
 3. İskenderun: 9 Kasım 1918.
 4. Antakya: 7 Aralık 1918.
 5. Batum: 24 Aralık 1918.
 6. Kilis: 27 Aralık 1918.
 7. Ankara İstasyonu: Aralık 1918.
 8. Antep: 1 Ocak 1918.
 9. Cerablus: 3 Ocak 1919.
 10. Haydarpaşa İstasyonu: 15 Ocak 1919.
 11. Konya İstasyonu: 22 Ocak 1919.
 12. Turgutlu-Aydın Demiryolu: 1 Şubat 1919.
 13. Maraş: 22 Şubat 1919.
 14. Birecik: 27 Şubat 1919.
 15. Samsun: 9 Mart 1919.
 16. Urfa: 24 Mart 1919.
 17. Merzifon: 30 Mart 1919.
 18. Kars: 13 Nisan 1919.
 19. Marmara Kıyıları, Karamürsel, Haziran 1920.
 20. Mudanya: 6 Temmuz 1920.
 21. İstanbul: 13 Kasım 1918-16 Mart 1920.
    Doğu Trakya Demiryolları: 9 Kasım 1918.
    Fransız İşgalleri:
Çanakkale Boğazı: 6-12 Kasım 1918.
Dörtyol: 11 Aralık 1918.
Mersin: 17 Aralık 1918.
Toros Tünelleri: 27 Aralık 1918.
Adana ve Pozantı: 27 Aralık 1918.
Doğu Demiryolları: 15 Ocak 1919.
Turgutlu-Aydın Demiryolu: 1 Şubat 1919.
Çiftehan ve Akköprü: 3 Şubat 1919
10. Afyon İstasyonu: 16 Nisan 1919.
11. Urfa: 30-31 Ekim 1919.
12. Antep: 27 Ekim 1919.
13. Maraş: Ekim 1919.
14. İstanbul: 13 Kasım 1918.
 İtalyan İşgalleri:
Antalya: 28 Mart 1919.
Konya İstasyonu: 26 Nisan1919.
Kuşadası: 4 Mayıs 1919.
Fethiye, Bodrum: 11 Mayıs 1919.
Marmaris: 11 Mayıs 1919.
Akşehir (Kısmen): 14 Mayıs 1919.
Afyon: 21 Mayıs 1919.
Malkara: 27 Mayıs 1919.
Burdur: 28 Haziran 1919.
10. İstanbul: 13 Kasım 1918.
Yunan İşgalleri:
 1. Uzunköprü-Hadımköy Demiryolu: 9 Ocak 1919.
 2. İzmir: 15 Mayıs 1919.
 3. Urla: 16 Mayıs 1919.
 4. Çeşme: 17 Mayıs 1919.
 5. Torbalı: 20 Mayıs 1919.
 6. Menemen: 22 Mayıs 1919.
 7. Manisa: 25 Mayıs 1919.
 8. Bayındır: 25 Mayıs 1919.
 9. Selçuk: 25 Mayıs 1919.
 10: Aydın: 27 Mayıs 1919.
11. Tire: 28 Mayıs 1919.
12. Turgutlu: 29 Mayıs 1919.
13. Ayvalık: 29 Mayıs 1919.
14. Nazilli: 4 Haziran 1919.
15. Akhisar: 5 Haziran 1919.
16. Bergama: 12 Haziran 1919.
17. Kırkağaç: 23 Haziran 1920.
18. Soma: 23 Haziran 1920.
19. Salihli: 23 Haziran 1920.
20. Alaşehir: 25 Haziran 1920.
21. Nazilli: 3 Temmuz 1920.
22. Balıkesir: 30 Haziran 1920.
23. Mustafa Kemal Paşa (Kirmasti): 2 Temmuz 1920.
24. Karacabey: 2 Temmuz 1920.
25. Bursa: 8 Temmuz 1920.
26. Borlu: 12 Temmuz 1920.
27. Demirci: 21 Temmuz 1920.
28. Çorlu: 20 Temmuz 1920.
29. Edirne: 25 Temmuz 1920.
30. Bütün Trakya: 27 Temmuz 1920.
31. Afyon, Eskişehir, Kütahya: Temmuz 1921.
 Ermeni İşgalleri (1919-1920):  
1. Kars
 2. Sarıkamış,
 3. Iğdır
 4. Oltu,
 5. Kulp.
 6. Çukurova.
     Görüldüğü gibi İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar ve Ermeniler, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Türklerin elinde kalan Anadolu ve civarındaki toprakların neredeyse tamamını işgal etmişlerdir. “İşgalcilerle savaşmadık” yalanı bir yana, Türk’ün elindeki son topraklara emperyalistlerin acımasızca ayak basması bile başlı başına bir yıkımdır. 1911’den beri aralıksız emperyalistlerin saldırısına maruz kalan, varını yoğunu kaybeden Türk insanı, bin bir felaketten ve yıkımdan sonra kendisine mütevazi bir gelecek kurmayı planladığı Anadolu’da İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan ve Ermeni askeri görmeye tahammül edecek durumda değildir. Türk insanı savaş yorgunudur. Trablusgarp’ta, Balkanlarda, Çanakkale’de, Hicaz-Yemen’de, Suriye-Filistin’de kaybettiği evlatlarının acısını yaşarken, birden bire karşısında daha dün kendisine bu acıyı yaşatan emperyalistleri gören Türk insanı, adeta ne yapacağını şaşırmıştır. Aslında emperyalistler de başlangıçta bu “şaşkınlığa” güvenmişler, “bu şaşkınlıktan yararlanmaya çalışmışlardır. Bu nedenle Cumhuriyet Tarihi yalancılarının iddia ettikleri gibi gerçekten de “İngilizlerle, Fransızlarla, İtalyanlarla” savaşmamış olsak bile, sadece bu emperyalistlerin Anadolu’ya girmeleri bile başlı başına Türk insanı için “psikolojik bir yıkım” demektir. Dolayısıyla 1919 başlarında Türk insanı emperyalistlerle karşı karşıyadır. Emperyalistler ise, halktaki bu psikolojik yıkımı daha da artırabilmek için her yola başvurmuşlardır.İşte o yollardan biri, İzmir ve İstanbul gibi sembol Osmanlı şehirlerinin işgal edilmesidir.
   Osmanlı başkenti İstanbul bizzat emperyalistlerce iki kez işgal edilmişken (13 Kasım 1918 ve 16 Mart 1920) İzmir, emperyalistlerin gözetiminde çok kanlı bir şekilde Yunanlılarca işgal edilmiştir (15 Mayıs 1919).
   102 OTURUM’UN SIRRI
   Emperyalistler, 1918-1920 yılları arasında Anadolu’nun paylaşımı konusunda anlaşmazlıklar yaşamışlar, bu anlaşmazlıkları aralarındaki görüşmelerle (Toplam 102 oturum) ve imzaladıkları ikili anlaşmalarla çözmeye çalışmışlardır. Örneğin, 15 Eylül 1919 tarihinde Suriye ve Kilikya’daki işgal kuvvetlerinin değişilmesi konusunda “İngiliz-Fransız Mukavelesi” imzalanmıştır. Atatürk, bu anlaşmanın Türkiye için ne kadar zararlı olduğunu, Erzurum Müdafaa-i Hukuk Merkezi’ne çektiği “acil” telgrafta şöyle ifade etmiştir:
  “Eylül ayının 15. günü İngiltere ile Fransa 1916 yılında imzaladıkları anlaşmayı esas kabul ederek ‘Suriye İtlafnamesi’ adı altında milletimizi yakından ilgilendiren bir mukavele üzerinde anlaştılar. Bu mukavelenameye göre, İngilizlerin haksız olarak işgal ettikleri yerleri tahliye eyledikleri bölgeleri, Fransızlar haksızlık üzerine haksızlık yaparak işgale başlayacaklardır. Halep’i hariçte bırakarak, Urfa, Antep, Maraş ile Adana vilayetlerimizdeki çoğunluğu İslam ve Türk olan ve zengin topraklarımızı işgal bölgelerine dahi ederek, kuzeye doğru da Harput ve Sivas’a kadar uzanıp, buraları da dahile alarak Mersin’in batısına kadar uzanan ve Batı Anadolu ile Doğu Anadolu’yu birbirinden ayıran bu bölgeler Fransız nüfuz ve idaresine girecektir.”   En önemlisi bu 102 oturum sonrasında Anadolu’yu parçalayan ve Türkleri Anadolu’nun orta yerine sıkıştıran Sevr Antlaşması hazırlanmış ve Osmanlıya imzalatılmıştır.
   “Emperyalistlerin, (İngilizlerin ve Fransızların) Türkiye’ye yönelik Kasım 1918’deki politikaları Mayıs 1919’da çok değişmiştir” diyerek, emperyalistlerin Anadolu’yu parçalayarak paylaşmaktan vazgeçtiklerini ima eden Cumhuriyet tarihçilerinden Sevan Nişanyan, 15 Eylül 1919’daki İngiliz-Fransız Antlaşması’nı ve emperyalistlerin Türkiye’yi paylaşmak için 1920 yılı içinde yaptıkları 102 oturumluk görüşmeleri nasıl açıklayacaktır.
 EMPERYALİSTLERİN VE MİLLİ MÜCADELE KARŞITLARININ TOPLAM GÜCÜ
  “Kurtuluş Savaşı antiemperyalist bir mücadele değildir!” diyen Cumhuriyet tarihi yalancılarının yalanlarını yüzlerine vuran bir diğer gerçek de işgalcilerin sayılarıdır. 1920 yılı sonlarında Türkiye’deki işgal kuvvetlerinin ortalama sayısı şöyledir:
   Yunan kuvvetleri: 220.000.(Sakarya Savaşı’nda ulaşılan sayı).
   İngiliz kuvvetleri: 10.000.
   Fransız kuvvetleri (Tunus, Cezayir ve Senegalli askerler): 12.000.[1]
   İtalyan kuvvetleri: 2000.
   Hintli kuvvetler (İngilizlere bağlı): 8000.[2]
   Ermeni kuvvetleri (Fransızlara bağlı): 10.000.[3]
   Ermeni Çeteleri: 5000.
   Pontus Rum Çeteleri: 25.000.
   Bunların dışında:
   Anzavur, Çerkez Ethem ve Kuvayi İnzibatiye kuvvetleri: 15.000
   Anadolu’daki 21 İç isyana katılan isyancı: 15.000.[4]
   Yani Kurtuluş Savaşı’nda Türk ordularının karşısındaki düşman gücü ortalama 322.000 kişi civarındadır.[5]   Turgut Özakman’ın tespitiyle, Kurtuluş Savaşı sırasında Kuvayı Milliye, Düzenli Ordu ve Ankara yönetimi şu devlet, millet ve topluluklarla savaşmıştır:
Bazen ön planda bazen arka planda İngilizler.
Çukurova ve çevresinde Fransızlar.
Batıda Yunanlılar.
Doğu’da ve Çukurova’da Ermeni birlikleri ve çeteleri.
Kuzeyde Yunanistan destekli Pontus çeteleri.
Kocaeli, Ege ve Marmara bölgesinde Rum ve Ermeni çeteleri, ayrıca yerel halktan oluşan bazı işbirlikçi çeteler ve İyonya Devleti için hazırlanan 20 000 kişilik kuvvet.
21 iç isyana katılan, 15.000 civarında isyancı.
Anzavur’un birliği ve Kuvayı İnzibatiye.
Çerkez Ethem’in Kuvayı Seyyaresi.[6]
   Bütün bunların dışında, uluslararası kuruluşların (Paris Barış Konferansı, Cemiyeti Akvam) Türkiye karşıtı tutumları, ABD’nin ve Wilson İlkeleri’nin Türkiye aleyhine devreye girmesi, Sovyetler Birliği’yle yaşanan inişli çıkışlı ilişkiler, Yunan ve Ermeni propagandası, ayrılıkçı ve gerici akımlar, (İzmir Çerkez Kongresi, Trabzon Ademi Merkeziyet Derneği, TBMM’deki İkinci Grup, C.Arif ve H. Avni’nin Erzurum’daki girişimleri) M. Suphi Olayı, Bolşevikliğin yayılması, Enver Paşa’nın gizli faaliyetleri, Trabzon Olayı, Ali İhsan Paşa Olayı, Ali Şükrü Bey ve Topal Osman olayları, Atatürk ve silah arkadaşları hakkındaki ‘Bolşevik’ suçlamaları, Padişah’ın yayınladığı idam fetvaları, işbirlikçi İstanbul hükümetleri, sayısız işbirlikçi, sayısız İngiliz ajanı, parasızlık, silah ve cephane yokluğu, ulaşım ve haberleşme güçlüğü, Atatürk’ün bazı silah arkadaşlarının daha yolun başında geri adım atmaları, ABD ve İngiliz Mandası istekleri ve halkın yılgınlığı, yorgunluğu… gibi nedenlerden dolayı Mustafa Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı’nı verenler, emperyalizmin silahlı güçleri yanında, tüm dünya kamuoyuna yönelik menfi propagandanın ve bir iç savaşın üstesinden gelerek bu kadar güçlüğe rağmen abartısız bir “mucizeyi” gerçekleştirmişlerdir.
   Ozakman’ın dediği gibi, “Kısacası Ankara yönetimi, birden çok devlet, millet ve toplulukla savaşıp çekişmiş, çatışmıştır; barış görüşmelerinde de yine birçok devletle mücadele etmek zorunda kalacaktır. Onun için ‘yedi düvelle savaş’ bir efsane değildir ve Türkiye bu şaşırtıcı mücadele’den galip çıkmıştır.”[7]   İşte, “önemsizdir” denilen Kurtuluş Savaşı gerçeği…
   Bunların dışında Anadolu’yu bölüp parçalamak isteyen Ermeni, Kürt, Rum, Süryani,Çerkez ve hatta İran isteklerini de unutmamak gerekir.
   Emperyalistler (İngilizler, Fransızlar, Yunanlıalr, Ermeniler) işgal etitkleri Anadolu’da Türk halkına büyük işkenceler yapmışlar, halkın namusuyla, onuruyla, şerefiyle oynamışlar, halkla dalga geçmişler, hatta halkı kurşuna dizmişlerdir. Örneğin Yunanlılar Bursa’da yaşlı Türk köylülere birdirbir oynatıp, onlarla dalga geçerken, İzmit’te İngilizler, sırf Mustafa Kemal’i destekliyor diye Türk vatandaşlarını kurşuna dizmişlerdir.   Türkiye’nin yakın köklerinden koparılarak, yeniden emperyalizmin kucağına itilmek istendiği bugünlerde Cumhuriyet Tarihi Yalancılarına inat, dünydaki ilk antiemperyalist mücadele olan Türk Kurtuluş Savaşı’na ve bu savaşın önderi Mustafa Kemal Atatürk’e sahip çıkmak yaşamsal bir önem taşımaktadır….

09 Aralık 2010 Posted by | Atatürkçülük(Kemalizm), Sinan MEYDAN | Yorum bırakın

ATATÜRK DİNSİZ MİYDİ

Atatürk, çağını aşmış bir “savaş ustası”, gelmiş geçmiş en büyük “örgütçü”lerden biri ve Asya’nın en büyük “devrimcisi”dir.
O tartışmasız bir “dahidir”. Bu kadar “üstün yeteneklere” sahip bir insanı, bir “dahiyi” anlamak doğrusu çok da kolay değildir. Hele hele “okumanın” sadece “boş zaman” etkinliği olarak kabul edildiği, “felsefe” dersinin “önemsiz” görülerek okullardan kaldırıldığı, kitabi ve akıl süzgecinden geçirilmiş bilgininin yerine “kulaktan dolma” nakilciliğin egemen olduğu bir toplumda, Atatürk gibi çağını aşmış bir “dehayı” anlamak, özellikle de onun “felsefi derinliğini” çozmek çok zordur. Buna, bir de değişik kaygılarla bu dehanın “çarpıtılması” da eklenince, Atatürk’ün “insana,” “evrene”, “doğaya” ve “Tanrı”ya bakışını tam olarak ortaya koyabilmek neredeyse imkansızlaşmıştır.
SÜREKLİ GELİŞEN VE OLGUNLAŞAN BİR BEYİN
Atatürk üzerine yaklaşık olarak 15 yıldır kafa yoran ve Atatürk’ü doğumundan ölümüne kadar inceleyen biri olarak şunu söyleyebilirim ki: Atatürk sürekli gelişen ve olgunlaşan bir düşünce dünyasına sahiptir. Bir taraftan ömrünü adadığı toplumunu kurtarmaya çabalarken, diğer taraftan içinde yaşadığı “evreni” anlamaya çalışmıştır. Felsefeden, tarihe, dinden, kuramsal fiziğe kadar pek çok farklı alanda 5000 civarında kitap okumasının altında yatan bir “bilimsel zeka” ve “bilim insanlarına has bir “merak” ve “sorgulama dürtüsü” vardır. Atatürk’ün “göz kamaştıran başarılarının” anahtarını da burada aramak gerekir….
DAHİNİN FELSEFİ KODLARI VE BİLİMSEL KAFA YAPISI
Yarı bağımlı, az gelişmiş bir imparatorluğun “sürekli değişimi arzulayan bir bireyi” olarak yetişen Atatürk, aile kucağında ve çevrede aldığı geleneksel dinsel eğitimden sonra (Zübeyde Hanım etkisiyle), eğitim hayatında, özellikle İstanbul Harp Okulu ve Harp Akademisi yıllarında dünyayı etkilemeye başlayan Pozitivizm, Materyalizm, Darvinzim, Sosyalizm üzerine kafa yormaya başlamış ve nitekim 1905’de not defterlerinden birine “Evvela Sosyalist olmalı maddeyi anlamalı” diye bir not düşmüştür…Atatürk’ün sonraki yıllarda karşımıza çıkacak olan “Akıl ve bilim” vurgusunun kökleri bu dönemlere gider. J. Jack Rousseau’dan, Montesquieu’ya, Namık Kemal’den Abdullah Cevdet’e birçok yerli ve yabancı aydının görüşleriyle bu dönemde tanışmıştır.
DİNE KAFA YORAN BİR DEVRİMCİ
Atatürk bir taraftan pozitivizm ve materyalizm üzerine kafa yorarken diğer taraftan da “din üzerine” okumaya ve düşünmeye devam etmiştir. Okuduğu kitaplar arasında bütün tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarıyla birlikte özellikle İslam dini konusunda “yüzlerce kitap” vardır… Onun sıradan insanlardan farkı; atadan, deden gelen her bilgiyi çağının gelişmelerine paralel yeniden değerlendirmesi ve sorgulamasıdır… Dolayısıyla mensup olduğu İslam dini de dahil, din ve Tanrı kavramlarını bile yaşamı boyunca ciddi biçimde sorgulamıştır. Atatürk’ün, din ve inanç konusundaki görüşlerini anlamak için bu “sorgulamalara” da göz atmak gerekir.
Atatürk’ün, Lenin, Stalin, Napolyon, İskender gibi liderlerden ve devrimcilerden en temel farkı “din üzerine” ciddi bir biçimde, entelektüel düzeyde kafa yormuş olması ve dini yok etmek için değil, dinin anlaşılması için uğraşmasıdır.
ÇANAKKALE ETKİSİ
Atatürk, özellikle Çanakkale Savaşı yıllarında, savaş meydanlarında karşılaştığı manzaralardan dolayı olsa gerek, din ve Tanrı kavramı üzerinde düşünmekle kalmamış, inancın gücünü de bizzat gözlemlemiştir. Atatürk’ün Çanakkale savaşlarından yakın dostlarına yazdığı mektupların satır aralarındaki “Allah büyüktür”, “Allah dilerse olur”, “Allahın inayetine sağınarak çalışıyorum” gibi dinsel ifadeler ve Çanakkale anıları arasında bize aktardığı Bombasırtı Vakası, onun 1915 yılında Çanakkale’de din ve Tanrı kavramını “içselleştirdiğini” kanıtlamaktadır. O günlerde askerlerinin inancıyla gurur duyan Atatürk, herşeye rağmen o dönemde bile “akılcı düşünceyi” bir kenara bırakmamıştır. Sonraları,”Hangi şey ki akla mantığa uygundur, biliniz ki o şey dinidir” diyen Atatürk, “gerçek dinin” “akılla” bir probleminin olmadığına inanmaktadır. O “akıl dışılığı” aynı zamanda “din dışılık” olarak görmektedir. Atatürk’ün bu yaklaşımı Fransız düşünürü Voltaire’nin “Akılla inanma” kuramını akla getirmektedir.Bilindiği gibi “akıldışı” unsurlardan dolayı Hırisitiyanlığı eleştiren Voltaire, “aklının kendisini bir Tanrı’ya inanmaya zorladığını” belirtmiştir.
İSLAMİ MEŞRUİYET POLİTİKASI
Türk insanının “inancını” çok iyi bilen Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında bilerek ve inanarak bir “dinsel meşruiyet politikasına” başvurmuştur… Müslüman Anadolu insanını, Hıristiyan işgalciye karşı en iyi birleştirecek şeyin İslam dini olduğunu görerek, Kurtuluş Savaşı’nın başından sonuna kadar İslam dininden övgüyle söz etmiştir. Bu sırada Meclisi dualarla açtırmış, bazen camiye, bazen cem evine gitmiş, bütün yazışmalarında dinsel bir uslüp kullanmıştır. Atatürk, bunu yaparken aslında Kuran’daki “cihat” kavramından yararlanmıştır…. O günlere ait “Hafıza kuran okuttum”, “Hafız Kuran okudu”, “TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR” biçimindeki kendi el yazısıyla tuttuğu özel notlarından kendisinin de o dönemde samimi olarak Tanrı’ya yöneldiği anlaşılmaktadır….
DEVRİM STRATEJİSİ VE DİNSEL SÖYLEMİN TERKEDİLİŞİ
Atatürk, Kurtuluş Savaşı sonrasında, devrimler sürecinde “dinsel söylemlerden” zamanla neredeyse tamamen vageçmiştir. Büyük bir “taktisyen” olan Atatürk’ün 1923 sonrasında dinsel söylemlerini önce azaltmasının, sonra din eleştirileri yapmasının ve son olarak da dinsel söylemlerden tamamen vazgeçmesinin nedeni yine “stratejiktir”: Şöyle ki: Nasıl ki Kurtuluş Savaşı yıllarında dinin, Müslüman toplumu bir araya getireceğine inanarak “dinsel söylem” kulandıysa, dinden “övgüyle” söz ettiyse, devrimler sürecinde de “akıl ve bilimi” esas alan “laik” bir devleti yerleştirme sürecinde dinsel söylemlerden o kadar uzak durmuş, hatta zaman zaman “din eleştirileri” yapmıştır…
Tanrısal kaynaklı monarşik Osmanlı’nın yerine kurduğu laik Türkiye cumhuriyetinin lideri olarak “dinsel söylem” kullanmaya devam etmesi kuşkusuz ki büyük bir tutarsızlık olurdu.
MEDENİ BİLGİLER KİTABI’NIN SIRRI
Atatürk, 1930 yılında Afet İnan’a Medeni Bilgiler adlı bir kitap “dikte ettirmiştir”. Bu kitabın yazılış amacı, adı üstünde topluma “medeni bilgiler” vermektir. Tarihi, sosyal, toplumsal ve dinsel konularda yoğunlaşan Medeni Bilgiler kitabında Atatürk, “devrimci bir yaklaşımla” yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını “evrensel bilgilerle” tanıştırmak istemiştir. Bu kitabın temel amacı, akıl ve bilime vurgu yaparak, çağdaş ve demokratik bir devletin yurttaşlarını bilinçlendirmektir. Radikal bir devrimci olan Atatürk, Osmanlı toplumunda “akıl ve bilimin” önünü kapatan şeyin “din”, daha doğrusu “dinin çarpıtılmış yorumları”, olduğunu bilmektedir.Bu durumda en çabuk biçimde akıl ve bilimin önünü açmak için, “kendisine dinsiz denilmesini bile göze alarak”, genelde dinleri özelde de İslam dinini ağır biçimde eleştirmiştir. Dünya tarihinde hiçbir Müslüman liderin cesaret edemeyeciği bu “din eleştirileri”, Atatürk’ün kendisini toplumuna feda ettiğinin en açık kanıtlarından biridir.
İSLAM ELEŞTİRİLERİNİN NEDENİ
Medeni Bilgiler kitabındaki ATATÜRKÜN İSLAM DİNİNE YÖNELİK ELEŞTİRİLERİNİ okurken, Atatürk’ün neyi ne zaman nerede ve neden söylediğini ve yazdığını bilerek okumak gerekir. Bunun için de ATATÜRK’Ü ANLAMIŞ OLMAK gerekir!.. Nasıl ki Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında “İslam ve din” konusundaki “övgü dolu” yaklaşımlarını onun “dindarlığına” kanıt olarak gösteremezsek (çünkü, bunlar o günün koşullarında müslüman halkı milli mücadele etrafında toplamak için söylenmiştir), Atatürk’ün 1930’da Medeni Bilgiler kitabında yazdığı “İslam ve din eleştirilerini” de onun “dinsizliğine” kanıt olarak gösteremeyiz. Çünkü Atatürk 1930’larda Türk devriminin temel taşı olan “akıl ve bilime “vurgu yaparak onları öne çıkarmak ve “irticanın önünü kesmek” istiyordu, bunu yaparken de “devrimci bir mantıkla” dini eleştiriyordu. Atatürk’ün benzer “din eleştirileri” Tarih II Orta Zamanlar adlı kitapta da vardır… Özetle Atatürk’ün, hem 1920’lerdeki din hakkındaki “övgü dolu söylemleri” hem de 1930’da din hakkında “eleştirel yazdıkları” Atatürk’ün din anlayışını gerçek anlamda ortaya koymaz. bunlar tamamen “stratejik” ve “devrimci” açıklamalardır.
Bu kadar basit bir gerçeğe rağmen, bugün yobazı, liboşu, hatta “sözüm ona Atatürkçüsü”, Medeni Bilgiler Kitabı’ndaki “din eleştirilerine” dayanarak Atatürk’ün “dinsiz” olduğunu iddia etmektedir…
HALKI İÇİN KİŞİSEL İNANÇLARINDAN VE ZEVKLERİNDEN BİLE VAZGEÇEN BİR DEVRİMCİ
Adeta toplumu için yaşayan Atatürk, zaman zaman “kişisel inançlarını” ve “zevklerini” bile toplumsal ilerleme adına bir kenara bırakabilmiştir. Örneğin, Alaturka müziği çok seven Atatürk, kulakları Alafranga müziğe alıştırmak için bir dönem (6 ay) Alaturka müziği yasaklamıştır. Ama o yasak günlerinde sarayda gizli gizli Alaturka müzik dinlemiştir… Bunun gibi 1930’da yazılan 1931’de basılan Medeni Bilgiler kitabında “İslamı eleştiren” Atatürk, yine 1930’lu yıllarda geceleri gizlice sarayında manevi kızı Nebile’ye ezan, özel hafızı Hafız Yaşar Okur’a ise Kuran okutup “göz yaşları içinde” dinlemiş, dinde Türkçeleştirme çalışmalarını başlatmış, Hafızlara güzel Kuran okuma yarışmaları yaptırmış, Çanakkale’de Mehmet Çavuş Abidesi’nde ve annesinin mezarı başında mevlüt okutmuş, Hz. Muhammed’ten övgüyle söz etmiş, hatta Hz. Muhammed’in mezarını yıkmak isteyen Arapları tehdit etmiştir… Yani toplumsal amaçlar için kişisel inanaçlarını ve zevklerini gizli yaşayabilecek kadar kendini topluma adamış bir liderdir Atatürk….Atatürk’ün, akıl ve bilimin önünü açmak için vahiy kaynaklı “dine yönelik” bu “dokundurmaları”, onun “dinsizliğinin” değil, onun “taktisyenliğinin” bir göstergesidir.
GERÇEK DİN ANLAYIŞININ ADRESİ
Atatürk’ün gerçek din anlayışını “özel notlarında”, “hatıralarında”, “not defterlerinde” ve “mektuplarında” bulabiliriz… Ben bütün bu kaynakları taradım ve gerçeği gördüm… (bkz. ATATÜRK İLE ALLAH ARASINDA…) Atatürk’ün kendine özgü bir din anlayışı vardır… O, Hurafelerden arındırılmış İslama inanıyordu… İslama girmiş Emevi adetlerini ve bazı uygulamaları eleştiriyordu….Yobaza, din bezirganına, dinciye, dinin siyasete alet edilmesine karşıydı… Akıl ve bilimin önünü tıkamayan saf ve samimi bir din anlayışına asla karşı değildi; buna DOĞAL DİN adını veriyordu. ELMALILI HAMDİ YAZIR TEFSİRİNİ cebinden para vererek hazırlatması, BUHARİ HADİSLERİNİ TÜRKÇEYE ÇEVİRTMESİ, 50 HUTBE KİTABINI HAZIRLATMASI VE 100.000 TAKIM DİN KİTABINI BASTIRIP TÜRKİYE’YE ÜCRETSİZ DAĞITMASININ anlamı, “Şuura muahlif, ilerlemeye engel hiçbir şey içermiyor” dediği İslam dininin anlaşılmasıydı.
Din hakkındaki gerçeklerin bir gün yine bilim tarafından aydınlatılacağına, bu aydınlanma sağlanıncaya kadar heryerde dini kullanan DİN OYUNU AKTÖRLERİNE rastlanacağına inanıyordu….
ÖZGÜN BİR DİNDAR
Ayrıca, tabi ki Atatürk sıradan bir Müslüman değildi, İslam da da eleştirdiği, sorguladığı noktalar vardı. ibadetlerini eksiksiz yerine getiren biri de değildi, ama tek Tanrı’ya, İslamın “öz itibariyle” ilerlemeye engel olmadığına inancı tamdı….Gizli dünyasında kendine özgü biçimde ibadet eder, hatta Kuran okur ve dinlerdi, dini anlamaya çalışırdı…Toplumsal anlamda hiçbir zaman dine karşı bir savaş başlatmadı, o yobazlığa düşmandı, “dindarla” değil “dinciyle” kavgalıydı…
Atatürk de bir Müslümandı, ama onun Müslümanlığı “dahilere” özgü sorgulayan, düşünen, anlamaya çalışan ve çok daha önemlisi “aklı ve bilimi” asla devre dışı bırakmayan bir Müslümanlıktı. O İslam’ın “İlim Çin’de bile olsa al” emrini “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” biçiminde ifade etmişti.
SAKIN ATATÜRK’Ü KENDİ İDEOLOJİNİZE HAPSETMEYİN
Bir insan, hem akla ve bilime vurgu yapar, hem materyalizm ve pozitivizm üzerine düşünür hem de nasıl dinle ilgilenir ve inanır? diye düşünüyorsanız, işte bu durum, çağını aşan deha, Atatürk’ün farkıdır…. İşte bu nedenle Atatürk, hiçbir ideolojinin kalıpları içine hapsedilememektedir, bütün kalıpları parçalayarak kendi ideolojisini, KEMALİZMİ yaratmaktadır. Sakın Atatürk’ü kendi ideolojinizin dar kalıplarına hapsetmeye kalkmayın, yoksa üzülürsünüz. Çünkü Atatürk, birşekilde sizin ideolojinizi parçalayacaktır. Atatürk’ü sevin ama sakın onu kendi ideolojinizin ideologu olarak göstermeyin, çünkü o yalnızca bir tek ideolojinin ideologudur, o da kendisinin 1935 ve 37’de bizzat el yazısıya yazdığı gibi KAMALİZİM’ (Kemalizm)dir.
Ha gerçek bir Kemalist’seniz başka….
Not:Size bir gün birileri, Atatürk’ün Medeni Bilgiler kitabındaki “din eleştirilerini” gösterip, “Bakın işte Atatürk dinsizdi!” derse ona bu yazımı okutun….
NUR İÇİNDE YATSIN!..

09 Aralık 2010 Posted by | Atatürkçülük(Kemalizm), Sinan MEYDAN | Yorum bırakın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.